Tuesday, January 31, 2012

26.

aramızda boşluklar çoğaldı
boşluk da denemez bunlara, sakız deliği.
ikimizin derken
basıp patlatamadık mayınları
ses gelmesin
ağzımızı bantladık uyuduk
müdahale ile
azı şeyler
çukurlar açılmasın diye kız sakız çiğliği
asitler yakmasın
gevşemek için
diye diye

20 küsür

Gel.
Yumurtalı ekmek ört üstüme
tüm zonist akrabalıkları bırak
kiracımız yararlı peydahları
köydeki amcıkları
şimdi anlıyor musun
benim taşaklarım ağrıyor yumurta yerlerimde
bu sebeple altımız koruyamaz sizi.

Wednesday, January 25, 2012

diğer eskizler 31

Yackie Yonnes

Bize bulutuları anlat, mavi gökyüzüne yaşadığın özgürleşmeyi, ön ön sevişmeyi,

nasıl ruhunu insan insana, dokunur

gözlerinden başka neresi açık teninin

rüzgarlar kulağından girip diğerinden çıkan

kırmızı ağzınla kuyruk sokumu arasında bağlanan yar

paşambahçe serisi ilk şarkılar evveliyat #4 falimiz,

ağırım cicim

dil üzerine geliştirdiğin

tüm dünyayı aileye boğduğun

bağladığın köprüleri, öyle havalar açarken cars in secret disguise my agony

Bir şeylerin etkisine girdik evet

Nedeni açıklanamayan histen önce, rahatsız olunmayacak ama nedense rahatsız olunan sözler geliyor

Şu an kendimi iki dilinin köprüsünden atsam içimdeki ateş beni yerçekimine teslim etmiyor. Yer çekimli zührav kulağı, köprüyü filan yakar, yakarım ulen hepinizi. Ben o köprüyü yakmak için geldim; herkes birbirine uzaktan baksın, bağlanmak yok literally.

Y

harflerin mi düştü n'oldu?

Hissediyordu bence gözleri sık doluyordu, yüzü de öyle. Hayatımda sevgisi böylesine taşan bir insan görmemiştim. O bana her şeyi öğretmişti ve ben bütün bencilliğimden utanır olmuştum.

güzel vedalaşmıştık. Bi kere daha gidemedim. Arkamdan su dökmüştü. Bekledi mi acaba?

Sevgilim zula

Patti'nin şimşekleri çarpsın seni

Şimşek ağrısı,

Nedeni acıklanamaz katlanılamaz durum

Aşkın bununla ne ilgisi var?

Seni bir daha göremeyeceğimden korkuyorum.

Korkunun bununla ne ilgisi var?


Monday, January 23, 2012

17. sonu

zahmetinle ritmi kaçırmak üzerine

bugün pek anlamını

yitirmiş

tüm tarakların saçına girsin

saçlarını tarasın

tarrakların saçlarını tarasın

tarasın saçlarını belime belim

biraz taaze yarralara ihtiyacımız var.

Wednesday, January 05, 2011

expression white

Jean-Paul Sartre in Paris in 1952, with Simone de Beauvoir, right, and the writer and musician Boris Vian and his wife, Michelle.

Sunday, January 02, 2011

http://www.carrothers.com/rilke10.htm


Art too is just a way of living, and however one lives, one can, without knowing, prepare for it; in everything real one is closer to it, more its neighbor, than in the unreal half-artistic professions, which, while they pretend to be close to art, in practice deny and attack the existence of all art - as, for example, all of journalism does and almost all criticism and three quarters of what is called (and wants to be called) literature. I am glad, in a word, that you have overcome the danger of landing in one of those professions, and are solitary and courageous, somewhere in a rugged reality. May the coming year support and strengthen you in that.

Always

Yours,

R. M. Rilke


letters to a young poet

most experiences are unsayable, they happen in a space that no word has ever entered; link http://www.carrothers.com/rilke3.htm

Friday, December 31, 2010

The Wondrous World of Wonderland: Letters to a young poet

The Wondrous World of Wonderland: Letters to a young poet:
"So rescue yourself from these general themes and write about what your everyday life offers you; describe your sorrows and desires, the thoughts that pass through your mind and your belief in some kind of beauty - describe all these with heartfelt, silent, humble sincerity and, when you express yourself, use the Things around you, the images from your dreams, and the objects that you remember. If your everyday life seems poor, don't blame it; blame yourself; admit to yourself that you are not enough of a poet to call forth its riches; because for the creator there is not poverty and no poor, indifferent place. And even if you found yourself in some prison, whose walls let in none of the world's sounds - wouldn't you still have your childhood, that jewel beyond all price, that treasure house of memories? Turn your attentions to it. Try to raise up the sunken feelings of this enormous past; your personality will grow stronger, your solitude will expand and become a place where you can live in the twilight, where the noise of other people passes by, far in the distance. - And if out of this turning-within, out of this immersion in your own world, poems come, then you will not think of asking anyone whether they are good or not."

Tuesday, October 19, 2010

Untitled 52


Ütsüzeylerimizden _____;
hisleneceksiniz
çemberli beyi gördüğünüzde. Eh malumatımız kafi hım.
Z’ahmedi elçisiyle evden kaçmış-
Bize dik Biz oysam ki! Sikinde Biz
ikinci pilotun kardeşiyle sevişerekten
aramıza almadık çükü ibadenin sahibi Ahmed’i tuttu zahir. Evet! Ayn n
26 şubat akşamı bu kokteylde kuyrukları sarkan bir tutam evladı gerimizde bıraktık. kornatlı raziye ve elham kelküş bize tırmık hediye ettiler. Bekir biz bu vatanın korusuyduk. Arazi, arsa,

Tahkikat gecesi: Auramıza bir sinek karışıyor. Aidentite! Aidentite! Nar meskeli çocuklar buzlanma sonucu dayak yiyecekler. eteği yırtalacak kıymetli. Şüphesiz Ki Bundan Kimseye Bahsetmedik. _lar ki
Nuh’un yardımıyla zergeşt dansına tutuluyor ve Zekat verenler cemiyetini basıyor. Hooney Hoorney bekle vatan sefer oğ.
ğ op ya.
yumuşak yumuşak
Ah jon, tahrikat dumanı tütüyor atamın
senin buradaki varlığın beni tehdit ediyor. _t yiyiciler derneğini de basacağız. Ama onlar
borazan ipiyle gerdana giden
sütlüğün bu senin olmasını
isteyen
beslediğin
olmayan
gördüğün gibi gördüğün
ben yapım zanlılar. bekiri köşeden kuyruğa atın. Pide salonuna fırın döşeteceğiz. Yenilikçi toplu gösterilerle sizi uğurlayacak ve imgenin anonimleşmesi üzerine konuşacağız. -suç unsuru taşımadığına
heyecanlanarak.
(Otu serpti sütüne mubarek. Evler bizim.)
Kelküş bu konuda israrcı. Size bağlanmayı bekliyorduk,
ve burası duygusal yorgunluk yaparcasına ayak parmaklarımızı mahremliyor
siz gittikten sonra,
senin olmayan şeyler de senindir. sizli senli
paçalarım kıvırıyor yan dişerek bağlanmayı bekliyor
yüzyıl öncesine
bunlar
özlediğim şeyler
beni affedin.

Sunday, October 10, 2010

postcards to share :) updates and sums


some updates from this past months' shows... All the best wishes for the upcoming season.
hugs!


fire_k.jpg

Fire

exhibition:
+ Reciprocal Visit (Iade-i Ziyaret)
Kibela, Maribor, Slovenia

video, 11'33" 2009

The recording of “Fire” was made on the train from Tbilisi to Baku, April 2009. Seeing the stamps of the Republic of Armenia on our passports, the Azeri officers rejected our entry to Azerbaijan and accused us of being American agents; collected our maps/newspapers/books, and erased the pictures they found of Armenia in our cameras. I don’t recall how, but we convinced them we were only artists, and could manage to pass the border. As the train embarked, the conductor and the hostess were aroused with anger and performed the recorded dialogue on genocide. I was exposed to their anger; however I could understand only parts of what they said…



kriz_k.jpg


Crisis


exhibition:
+ When Ideas Become Crime, Depo, İstanbul, Turkey http://oddat.blogspot.com/2010/09/fikirler-suca-donusuncewhen-ideas.html
+ Divercity, Contemporary Center for Art, CCA, Warsaw, Poland

Selling bags in public space: Caddebostan, Istanbul

2009 Video documentation: Screen projection showing the performance


Crisis is a scene set in public space, with the artist exhibiting a bunch of shopping bags on street floor and trying to sell them to the passer by. The venue is Caddebostan, İstanbul- one of the classiest shopping districts where millions of people pass and stop by the shops especially on Saturdays. Spotting a 3 square meter space in the middle of the street, the artist puts DKNY, ADIDAS, GUCCI, ZARA and more branded bags on a piece of canvas textile on the floor and starts to sell them like a street seller.


find out more: http://oddat.blogspot.com/2010/06/crisis-kriz.html


--


bestwest006.jpg


site specific project at Dukatz Restaurant, Munich 2010

B.E.S.T. W.E.S.T.
Beyaz Eğitimli Sünni Türk White Educated Sunni Turk

B.E.S.T. W.E.S.T. is a site-specific art project in Dukatz Restaurant in Munich.
Like everything, our identities are packed, branded; we come to be
known and categorised by our nationalities. This is the new stage we
arrived at this millenium: "Identity packages, menus"...


--

DSC_5924k.jpg

Zeytinburnu Monologues


Installation: Dia projections with a speaker and headphones. 2010
Screenplay, 2008

Zeytinburnu Monologues demonstrates an urban study in two formats. The first is pictures of collapsed, emptied, ruined or demolished apartments as well as residential premises with a variety of personalized facades. The second is a narration throughout a screenplay of people talking about their surroundings. Here, slums turn into apartments, apartments ascend stories and modifications among balconies, attics, and basements take place. The space is multi layered; unique and occasional, so is the narration. Impossible to grasp all at once, we understand about the space in bits of fragmentation.

Tuesday, October 05, 2010

listening to can- mother sky!

İkon kırıcılık vs. Program bozuculuk



Malcom Gladwell gibilere duyduğum nefreti Burak'a yazdım. Üzerine, Fikirler Suça Dönüşünce Sergisi ile ilgili yazdığı, birçok konuya dokunan ve derinleşilmesi gereken mevzuları yazdığı yazıyı gönderdi. İkon kırıcılık ve program bozuculuk kısmını özellikle önemsiyorum. Metin, Burak'ın izniyle...

Burak Arıkan – Özgür Uçkan, 19 Eylül 2010. İlk olarak Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Bu yazı Tophane’de Tütün Deposu’nda yapılan “Fikirler Suça Dönüşünce” sergisine dair bir eleştiridir. Bu yazı yazıldıktan iki gün sonra Tophane’de faşist bir çete sanat galerisi açılışlarına saldırdı. Bir an fikirler gerçekten suça mı dönüştü diye kendimize sormadan edemedik. Ancak bu sistematik saldırıyı ne galerilerde bulunan sanat eserleri tetiklemişti ne de gözü dönmüş saldırganların eserlerden anlayacak bir hali vardı. Çete, uyuşturucu ticareti ve hırsızlık yaptığı alanların giderek görünür kılınmasından rahatsız olduğunu mahallelinin duygularını ve inançlarını sömürerek gösterdi (ilk aşamada yakalanıp salınan 7 kişi arasında uyuşturucudan sabıkalılar vardı). Şimdi Tophane saldırılarını yapan çetenin yakalanıp yargılanması için kamuoyu desteğini sürdürme zamanı.

1. Sanat biçimi olarak suç

“Fikir suçu” kavramı, aslında hukuk felsefesi açısından ciddi bir paradoks içeriyor. Eğer fikir suç işlemeye yönlendiriyorsa, bu suç henüz gerçekleşmemiş olduğu için ortada suç yoktur; eğer fikrin kendisi suç ise, bu kez de “suç” kavramının kendisini sorgulamak gerekir, çünkü suç sonuçları olan bir “eylem” olarak tanımlanır. Dolayısıyla “fikir suçu” aslında yoktur; hukukun işleyiş mantığına uymayan, ama otorite tarafından yararlı bulunduğu için üretilen bir baskı mekanizmasından başka bir şey değildir. Bu kavram kullanıldığı her an hukuk sistemini bozuma uğratıyor.
Halil Altındere Tütün Deposu’nda düzenlediği Fikirler Suça Dönüşünce sergisine başlarken Harald Szeemann’ın 1969′da yaptığı Tavırlar Biçim Olduğundasergisinden esinlendiğini söylüyor. Serginin tam adı alt başlığıyla beraber Tavırlar Biçim Olduğunda: İşler, kavramlar, işlemler, durumlar, enformasyon, yani gayrimaddi olanın görünür kılınması, biçimlere dönüşmesi üzerine. “Fikirlerin suça dönüşmesi” yine maddi olmayanın görünür kılınması anlamına geliyor, ama bu sefer sanatçı tarafından değil hukuksal düzen tarafından.
Geçmişte Türkiye’de suç olmuş eserler ya da halkı kışkırtmış sergiler olmuştu. 1992’de Hale Tenger 3. İstanbul Bienali’de yer alan Böyle Tanıdıklarım Var II çalışması için Türk Bayrağına hakaret suçlamasıyla yargılanmıştı. 2005’de Halil Altındere’nin düzenlediği Serbest Vuruş sergisinin kataloğu 301‘den sakıncalı bulunup toplatılmak istenmişti. 2007’de Hafriyat’ın düzenlediği Allah Korkusu sergisi henüz açılmadan Vakit gazetesi tarafından hedef gösterilmişti.
Fikirler Suça Dönüşünce sergisinde gerçekten suça dönüşmüş bir eser var mı?

2. İkon kırıcılık vs. program bozuculuk

Dünyada sanat biçimi olarak suç, sanat ve aktivizmin kesiştiği bir alana giriyor. Bu alanın temel pratiği eylem. Resim video fotoğraf heykel gibi temsili ürünler değil. Ama Türkiye’de temsili sanat eserleri Atatürk, İslam, Kürtlük gibi dogmaları sarsabiliyorsa, bunun sebebi dogmaların dikte edilmiş zamanla oluşmuş sembolleri ve hikayeleri ile ayakta durmasıdır. Bu dogmaları yapan ikonlar kırıldığında ya da hikayeleri tersten anlatıldığında Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre suç oluşabiliyor. Dolayısıyla ikon kırma ya da karşı hikayeleri oluşturan fikirler suça dönüşebiliyor.
Dünyada ise dogmayı ayakta tutan en önemli öğe “program”. Irak işgalini Saddam’ın heykeli üzerinden değil, operasyonlarıyla, güç ilişkileriyle tartışıyoruz. IMF’yi bütçesiyle, programıyla, stratejisiyle eleştiriyoruz. Wikileaks’de Julian Assange Afganistan’daki savaşın kayıtlarını yayınlandığında gerçekten Amerikan askeri endüstriyel kompleksi sarsılabiliyor. Türkiye’de ise mesela bir İslami endüstriyel kompleksin öz ekonomisi ya da ağ dinamikleri odak noktası değil, meşguliyetimiz henüz onun ikonlarıyla ve liderleriyle.
Bu şartlar altında gerçekten dogmayı yerinden oynatabilmek, dogmayı ayakta tutan programı çözüme uğratmaktan başlar. Programın kaynağını açmak, bozmak, ters kullanmak, karşı kodlamak, öteye taşımak eylemleriyle yapılabilir. Bu durumda da yine fikirler suça dönüşecektir, ama hangi savcı için?

3. Ters avant-garde

Gilles Deleuze disiplin toplumu ile kontrol toplumu arasındaki farkı anlatırken hammade almayan, bitmiş ürün satmayan, içerde tasarlayan dışarda üreten, servis satıp hisse almak isteyen, tasarruf yapmayan faiz oranlarını oynayan bir üst-üretim kapitalizminden bahseder.
Türkiye’de bugün disiplin toplumundan kontrol toplumuna bir geçiş yaşıyorsak, artık hakimiyet ikonlar ya da hikayeler tarafından muhafaza ve müdafa edilmiyor olabilir. Artık bir dogmayı ayakta tutan şey onu temsil eden ikonu değil, onu oluşturan programıdır. Böyle bir ortamda ikon, sadece dogma’yı koruyan bir ön savunma olur, ters öncü, ters avant-garde oluşturur kendisini sorgulayanlar için. İkon kırıcılık ters avant-garde üretir.

4. Serginin bilinmeyen bilinmeyenleri

Fikirler Suça Dönüşünce sergisinin ikon kırıcı ve karşı hikaye anlatıcı işlerinin arasında program bozan işler eski Amerikan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in deyimiyle “bilinmeyen bilinmeyenler” oluyorlar–şu anda bilmediğimizi bilmediğimiz şeyler.
Ali Miharbi* düğmesine basıldıkça ilerleyen duvar saatiyle zaman akışını gösteren bir mekanizmayı karşı kodluyor.
.-_-. isimli sanatçı müellifliği sorguladığı videosunu daha önce yaptığı video veritabanı projesinde yeralan özgür / açık kaynaklı parçaları kullanarak oluşturuyor. Videonun kendisini “copyleft” lisansı ile özgürce dağıtılabilir kılıyor. Videonun alışıla gelmiş sinema estetiği tartışması, kaynak açma ve özgür dağıtım eylemi ile bypass ediliyor.
Burak Arıkan Gelmişini Geçmişini Silerek Büyüyen Şey ile yarattığı ağ simulasyonunda büyürken geçmişi silmenin mekaniğine bakıyor, yarattığı kaosta ağ dinamiklerini gözleme açıyor.

5. İnternet zamanında suç ve sanat

İnternet fikirlerin üretilmesi, yayılması ve etkileşime girmesi bakımından temel bir paradigma değişimini işaretlediği için, “fikir suçu” kavramını da sanatın ifade biçimlerini de eşit oranda dönüştürüyor. Bir deyişle, internetin “fikir suçu”nu cezalandırılmadan işlemeyi ve bunu sanat kullanarak yapmayı kolaylaştırdığını söyleyebiliriz.
Bu dönüşüm, olup bitenlerin gerisinden gelmek zorunda olan hukuk açısından ciddi sorunlar doğuruyor. Zaten hukuksal bir paradoks olan “fikir suçu” kavramı, internetle birlikte daha da karmaşıklaşıyor. Çünkü internet hukukun ulusal sınırlarını etkisizleştiriyor. Suç olduğu iddia edilen fikirlere internet üzerinde erişimin engellenmesi, yani internet sansürü, hukuksal mantık bakımından “suçu engellemiyor”; sadece etkisini sınırlandırıyor. İnternet hukuku aşıyor.
İnternet ve genelde ağ ortamını kullanan sanat işleri, ikon kırmak için değil, program bozmak için yepyeni imkanlara sahip. İnternetle birlikte sanatın düşünce ve ifade özgürlüğü ile kurduğu bağlantı güçleniyor.
Sanat artık bir tür “kolektif fikir suçu” eylemi haline geliyor.

* Ali Miharbi’ye bu eleştirinin yazılmasındaki katkılarından dolayı teşekkürler.

Sunday, October 03, 2010

Untitled 34

Memed'in zevcesi beni Şubat - Mart gibi yazdığım 34'e götürdü. Nefreth ve öfthke kusuyor deniz'ciğim bu metninde. tüm iktidar zevcelerine iki ters bir düz olsun!

-

Untitled 34

Artık anlaşılmıştır ki, seksüel ilişkilerin serbest bir şekilde alabildiğine yayılması, alenî ve gayrimeşru bir yolda yapılması, planet tanzimi ve ilerlemesi, meninin boşa atılması

Bizim şişemiz kendinden kapaklı.

Sic lucius- Action! Hooo Cin oynatıcısı. Kaş göz kara sarı. Gece kapıları, büyü suları, altın vuruş. Helaya mı sıçradı
içi buzlu Ak lambaları

. MOTOORRR .

“Ter bıyıklı damad bey
komplocu bir iktidarla karşı karşıyayız. Lavanta spreyiniz yüzatlarmızı gevşetmiş. Giyindikleri gibi gezen, ruhları kemiren kabirsiz kadınlarrrr
Kafaları eğik deve hörgüçleriiiii
Sizse mal bulmuş mağribi
31 çeken ayıp takviminde
ragıp toplayarak yaşıyorsunuz.
Ama burada
dağların arasında
kamyoncular… Gaz boyasına yüz yazan şericiler. Kutsal seviciler, kedi etçiler… Kayış macunuyla karın doyurmakta
insanı hayvanla bir tutan.”

. KESSSS .

Asabiyetli zevcem;
Vogue kremi ister misiniz?
iyi ziya verir | üç bir elli zin teravih.

Extramücadele ağrılara karşı: Memed Erdener söyleşiyor. Mutlaka Okuyunuz!

Memed'in maili üzerinden bir ay geçti, söyleşi hala yayınlanmadı. Extramücadele'nin Non'daki açılışında yaşanan saldırılar üzerine tuz buz her taraf. Neredeyse son bir yıldır bu sergiyi konuşuyorduk Memed'le gel git. Bülent Ersoy'dan, rotayı s.ken kaptan'a, Ahmet Haşim'den Lautréamont'a. Kısa paslaşmalar yapmayalım, buradan yayımlayalım Memed'in izniyle söyleşiyi.

-

Grafik Tasarım dergisi, Extramücadele’nin 21 Eylül 2i010 tarihinde açılacak “Bunu ben yapmadım, siz yaptınız” isimli sergisi için bir söyleşi istediğinde, bu defa değişik bir şey olsa diye düşündüm. Extramücadele ile uzun uzun ve daldan dala konuşmayı tercih ettim. Sergiden konuşmasak da serginin tüm içeriğini ve konularını bu söyleşide bulacağınıza emin olabilirsiniz.

Memed Erdener: Öncelikle futboldan başlamak istiyorum. Biliyorsun lig başladı. Farkettin mi büyük futbol takımlarının yenilgisi alt sınıfların erkeklerinde bile rahatlama değil aksine huzursuzluk yaratıyor. Güçlünün kaybetmesi her sınıf için, zengin ya da fakir farketmiyor, ürkütücü. Neden sence?

Extramücadele: Efendim… İnsanın götü başkalarının boklarıyla dolu. Başkalarının bokunu taşıyor insan. Kurtulmanın tek yolu başkası olmak. O zaman da BEN boka gidiyor.

ME: Hemen finans sektörüne geçiyorum. Forbıs'da okudum "ekonomik gelir arttıkça, ekonomik geliri artan kişilerin boklarındaki zararlı bakteri sayısı hızla düşüyormuş"

EX: Çok ilginç! Bak, bana da bankada söylediler: "zenginlerin boklarını tazeyken yiyen fakirlerin kredi kartı borçlarında ufak da olsa pozitif kıpırdanmalar farkedilmiş". Enteresan değil mi?

ME: E o zaman ne yapacağız? Böyle gidecek mi? Bittiğini nasıl anlayacağız? Bir ipucu var mı? Peki en başta amacımız neydi? Onu hatırlayan? Sen mesela hatırlıyor musun ne için yola çıktığını?

EX: İnsan bir şey yaparken aslında yapılan bir şeyin parçası oluyor. Eskiler, külli irade ve cüz'i iradeyi açıklarken ebru örneğini veriyorlar. Boyaları cüz'i iradenizle usulüne göre atarsınız, gerisi onun yani külli iradenin bileceği iştir. Mesela, kuyruksuz bir köpek yaşayabilir ama köpeksiz bir kuyruk asla.

ME: Güzel bir örnek. Kişinin iradesini ikiye bölmek ve bireyden yaradana taşımak. Böylece bireyi olaylardan mesul konumundan bir parça uzaklaştırmak. İlginç. Gayet uhrevi ve gayet yeni bir bakış açısı. Peki, mesela demin anlattığın anektoda benzer, hayatta karşılaştığın bir şey var mı?

EX: Geçen sene sanırım, Nişantaşı'ndan aşağı iniyordum Cizre'ye doğru... Birden, yanımdan yoksul bir orospunun ilaç parasını çalan iyi kalpli bir anne geçti.

ME: Nişantaşı ve Cizre nasıl da birbirlerine uzak ve benzersizlerse… aynen bir anne ve bir çocuk arasındaki durum da Nişantaşı ve Cizre’nin benzersizliğine benziyor. Çocuklara bakınca özgürlük görüyorum ben. Çocukların ganimet meraklarının nereden geldiğini ise anlayamıyorum. Ganimet ve özgürlük bana Avrupa'yı hatırlatıyor...

EX: Avrupa deyince şu aklıma geldi. Şöyle demiş GDO’lu domates: "Meğer senelerdir koynumda akrep besliyormuşum". Hahahaha!...

ME: Popopo nedir yahu? Hep görüyorum senin sergilerinde, orada burada.

EX: Popopo: Politik+Pornografik+Poetik bir medya formülü. Biliyorsun TV, şiddet ve duygu istismarı dolu. Pornografik yayın politikası bu. İzleyicinin bu şiddete aşık oluşuysa, gözyaşartıcı bir şekilde Poetik. Şimdi popopo’yu boş ver de geçenlerde bilimadamları açıkladılar, insanlık için değil de şirketler ve ticaretin gelişimi için çalıştıklarında çok daha faydalı oluyorlarmış. Sonra da açıklamaya devam etmişler: “Bilim, sanat ve teknoloji ticaretin emrine girdiğinden beri kendimize olan saygımız arttı, büyüdü" demişler.

Mesela bi rüya görmüştüm bi ara… Karanlık basmış, ben ormanda kaçıyorum arkama bakmadan. Yaptığım kötülükler, hasislikler, heyyula ve kör bir iblis olmuş peşimde beni kovalıyor. Fakat sonra dev bir kara türbanlı kadın şöyle bağırıyor ormanın derinliklerine: “Aylaklık, yüzyıllar sonra cool bi edayla geri dönecek şehirlere, sokak aralarına, mutfaklara ve yatak odalarına...” Birden uyandım! Her anlamıyla pastoral ve dini bir uyanış oldu tabi.

ME: Fakat benim aldığım son haberlere göreyse "ansiklopedi ve pedagoji ticaretin emrinden çıkacak ve aile kurumu için çalışmaya başlayacaklarmış"

EX: Dostum, çözüm magazinleştirilmiş bir tür komünizm mi acaba? Yani daha da açarsak, örneklersek, şöyle bir şey mi acaba? Bir tür Komünist Magazin! Carla Bruni ya da Naomi veya Kate Moss maden işçileriyle takılıyorlar. Ve çok şey değişiyor. Yani kurtarıcı olarak “güzellik”i konumlandırdım farkındaysan. Sınıflar arası uçurumu güzellik kapatıyor bu teorimde. Mesela bu bağlamda, daha ayrıntıya girersek Hürriyet’in Kelebek eki komünist ve toplum dönüştürücü bir yayın gibi ele alınabilir.

ME: Peki sokakların ve tribünlerin, gecenin ve sünnet düğünlerinin ve toplu taşıma araçlarındaki ter kokusunun ve yılbaşında Taksim meydanına doluşan binlerce erkeğin ihtiyacı olan şey, kişi nedir? Kimdir biliyor musun? Bir Kadın Despot! Büyük ve muktedir bir kadın despota ihtiyacımız var. Tüm Anadolu’nun ihtiyacı.

EX: Bir dakika! TV’de altyazı geçiyor: Bundan böyle artık sadece ihtiyaç duyulduğunda yeni bir ürün tasarlanacakmış ve sadece ihtiyaç duyan gidip alacakmış. Hoppalaaa!

ME: Ben de pencereden dışarıyı seyrediyordum tam o sırada. Şuradaki lisede, avluda, görüyor musun? Gel bak. 13 yaşında bir kız çocuğu. Müdürün HAZIROL! haykırışıyla dimdik, ayakta bekliyor. Gözleri kartal gibi keskin bakıyor. Bak bak! Gördün mü?

EX: Görmez miyim! "Cehaletin bu kadarı ancak tedrisatla olur" demiş biri.

Açık pencereden sarkar ve dışarı bağırır Extramücadele:

EX: Cahil adam! HAZIROL!

Tekrar koltuklarına otururlar, bir süre aylak aylak etrafa bakındıktan sonra…

ME: Fikir dolu kafadansa bira dolu işkembe. O işkembeyle dil çözülür, ayıkken söyleyemediklerini yumurtlar.

EX: “Dil”i geçmişe ve geleceğe açılan köprülerle inşa edilmiş Ahmet Haşim'in ne güzel kitabı, Apple laptop'ın fontlarıyla tasarlanamıyor farkında mısın? Taşradaki tabelacının hala benliğinde, hafızasının derin diplerinde olan, fakat laptop'ın fontlar menüsünde olmayan nedir? Belki de iki kuşak sonra, adımızın latin harfleriyle yazılı olduğu mezar taşlarına bön bön bakacaklar gelecek kuşaklar.

ME: Biraz da doğu ve batı üzerine konuşsak. Doğu ve batı. Güçlü ve fakir. Nasıl görüyorsun?

EX: Ooooh… Bizim konumuz. Düvel-i Muazzama, toprağı zengin, cebi fakir Doğu'yu, tam karşısında hem de anadan üryan görünce, hiç duraksamadan yaklaştı. Doğu bayılıverdi oracıkta. Öylece yatan Doğu büyük bir haç gördü hayalinde. Haçın solunda FAKİRLİK, sağında ZENGİNLİK, üstünde AKIL, altındaysa KORKU yazılıydı.

ME: Arkadaşım Antonio Cosentino diyordu, oradan aklımda kalmış. Sokak sanatçılarının İstanbul'da duvarlara ingilizce yazılar, şablonlar, grafitiler yapması ne kadar da cool değil mi?

EX: Şunu unutmamak gerek, virüs ve bakteriler mukus tabakayı delerek hücrelere giriyor. İlk işleri hücreleri birbirlerine borçlandırmak. Ve yine hatırlatırım ki, geniş spektrumlu antibiyotikleri doktor tavsiyesi olmadan, gereksizce ve bol bol kullanın. Tavsiye edin. İçin. İçtirin. Susuz yutturun. Ya da başka bir konu ama söylemeden edemeyeceğim, kulak zarınızda gerginlik varsa, iltihap sonucu oluşan cerahat orta kulağı dolduruyorsa, minör rezistans politikasının ilk evresindesiniz.

ME: ???... Hayvanları çok seviyorum ben. Sokak kedilerini, köpekleri mesela. Dikkat ettin mi, sokaktaki kediler, köpekler naylon poşet taşımıyorlar. Biriktirmiyorlar. Yiyeceklerini saklayacak buzdolapları da, sağlık sigortaları da yok. Neye güveniyorlar? Ya da onlara neden bizim içimizdeki KORKU salınmamış?

EX: O zaman yine “Komünist Magazin”e geri dönelim: “Evlerdeki kayıntı dolu dipfrizler sokaktaki açların kurtuluşudur! Dipfrizlerin adaletsizliğe isyanı. Dipfriz liderliğinde komünizm! Hemen!”

ME: Tatlı ananem hayattayken söylerdi hep: “Ters duran terlikte Şeytan namaz kılar. Aman evladım terlikleri düzelt” derdi meleğim. Onu hep çok sevmiştim.

EX: Tabi ki “Komünist Magazin” islam ile de barışmalı, mesela şöyle şeyler yapılmalı. Bir misal, bir bayram promosyonu müjdeleyen bir TV reklamı mesela: “Yeni yıla girerken her kredi kartı alışverişinizde, tam kart makinadan geçerken, DESTUR diyiniz. Kredi kartı faizsiz işliyor.”

ME: Kusura bakma seni dinleyemedim. Aklım ananemde kaldı. Oradan da geçmişe, hatıraların derin çukuruna düştüm. Biliyor musun aslında GEÇMİŞ, yaşanan anın ardındaki olduğu gibi, tam da şu anın içinde de olan şey. GELECEK diye bir bölge ise tabi ki yok. Hurafe ve hayal ürünü. Mesela geleceğe dair plan yapıldığında ŞİMDİ’den uzaklaşılıyor. Zaten çoğunlukla anlamsızdır ŞİMDİ. Ya bir hatıraya ya da bir plana ihtiyaç duyar. Bir tepeciktir ŞİMDİ. Üzerinde durabilmek zor ama yine de bazılarımız için mümkün olan. Fakat aklımızdan bir düşünce dahi geçse kalamayız o muhteşem ve anlamsız yerde. Duramayız ŞİMDİ’nin üzerinde.

EX: Bilmiyorum… Duydun mu, Diyarbakır'a Tobleron fabrikası kurulacakmış.

ME: Onu bırak da doğru haber mi, güzel haber mi sence?

EX: Şeyh Bedrettin şöyle diyor: “Gerçek, halka açıklanamaz. Açıklanırsa ya yollarını sapıtırlar ya da o gerçeği söyleyeni suçlarlar. GERÇEK ve HALK ayrı ayrı gözetilerek birbirlerine alıştırılabilirler. Ama herhalde halk gerçeğe alıştırılmalıdır.”

ME: Öldü mü Şeyh Bedrettin?

EX: Ölmez mi? Bir gün hepimiz tadacağız o imbikten. O da bir serüven. Ölümden Sonraki Serüven: Tabut şeklinde bir uzay gemisi düşün. Öylece durarak, çürüyerek, yok olarak ışık hızına çıkıyor. Bilmediğmiz galaksilere doğru ışık hızıyla gidiyor... Toprağın altından.

Derin bir sessizliğin ardından ikisi de ölümü düşünmeye başlarlar…

EX: Şeytan tevbe edenle uğraşıyor. Işık hızındaki ölüm, toprağın altında gezegenleri ve alemleri bir bir kat ediyor.

ME: Uyuyor. Derinlerde... Ülkenin bilinçaltı çukurlarında. Kimsenin inmek ve görmek istemeyeceği binlerce berbat çukurda uyuyor tek başına.

EX: Kim?

ME: Harf Devrimi, 1928. Hepimizin, toplu bilinçaltımızın en dibi. Oradan öncesi yok. Karanlık.

Susarlar…

EX: Ezbere istiklal marşı yarışmasını Beyoğlu'nda bir Rum okulundaki Rum öğrenci Marina kazanmış duymuş muydun? İl birinciliği yarışmasıysa 17 Şubat'taydı. Noldu kimbilir?

ME: Yine “dil”e dönsek. O büyük nimete.

EX: Nimet ne güzel sözcük. Bak şimdi… Ananelerin ve dedelerin kullandığı kelimeleri, deyimleri, onlara has benzetmeleri, nidaları yazmalı, not etmeli. Çünkü dil, ortak mucizemiz. Ardından sokağa bakmalı, esnafa, travestilere, anarşistlere ve lümpenlere. Bakalım yarınki dil için neler yumurtlamaktalar? Tam da şu an? Neler uyduruyorlar? Çünkü aslında tüm görsel sanatlar, edebiyat, tiyatro ve mizah ve hatta reklamcılık, finans sektörü ve pazarlamacılık. Hepsi ortak bir dil.

Ağzımızın içindeki şu 100 gramlık, hareketli, kıvrak, pembe et parçası. Oltaya gelmiş bir balık gibi çırpınıyor, uğraşıyor, dil döküyor. Unutmamalı ki önce SÖZ vardı. Dolayısıyla akıldan sonra dil davrandı ilk.

ME: Eğitime Hayır! Disipline Evet!

EX: Duyuyor musun dışarıdan gelen müziği?.. (harika bir Münir Nurettin parçası çalmaktadır) Aaah, geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan ve ortasında güneş doğmayan, büyük kapıdan geçince başlayacak bitmeyen sükun, bu gece.

ME: “Dönülmez Akşamın Ufkundayız” 100 sene evvelden gelen yaşlı bir melek gibi sarıp ısıtıyor insanın içini. Seni seviyorum Extramücadele.

EX: Ben de seni dostum. Bakma sen iyi takılıyoruz… İmparatorluğun şefkati var bu şarkıda. Arap harfleriyle türkçe yazılmış, binlerce kitapla dolu, boş bir kütüphanenin hüznüyle birlikte. Bülent Ersoy yorumu en güzeli. En içtenini o söylüyor. Kendinden vazgeçmiş bir beden söylüyor.

ME: Keşke hayat şu anki gibi olsa hep. Yahu baksana, geceleyin herkes uyurken vanaların başında kimler var? Ayarlarımızı kimler bozuyor?

EX: Kısa bir hikayeyle cevap vermek isterim sana, çünkü güzel bir metaforla sordun sorunu:

Rota, merkezden kapalı bir zarf içinde gelir. Kaptan yırtar açar zarfı. Gidilecek yön tüm kerterizleriyle birlikte yazılıdır o kağıtta. “Rotaya uyanı s.keyim” der kaptan. Merkezin kapalı zarf içinde gönderdiği mektubu kaptan köşkünün aralık camından dışarı bırakır usulca... Neyse ki güzel bir öykünün içinde olduğumuzdan kısa bir süre sonra aynı rüzgar aynı aralık camdan içeri bir sürü hayal getirir... Daha ne ister ki kaptan, altında gemisi, aklında hayalleri, arkasında rüzgar. Artık biliyordur merkezin kapalı zarfıyla işinin olmayacağını. Kaptan bundan böyle, yolculuğu doğru ya da yanlış diye tanımlamayacaktır. Yolculuk, tüm sıfatlarından kurtulmuş önünde duruyordur artık. Pek az insana nasip olan bir mutluluğa sahip olduğunun farkında mı acaba kaptanımız? Umarız öyledir. Gemisi de çok güzel.

Çoğu geminin kaptan köşkünde çiçek fışkırmış saksılar vardır. Hatırlıyor musun? Gözünün önüne geldi mi? Mutlaka görmüşsündür. Cennetten bir bahçedir çoğu... Bir yere gitmekten çok, hiç bir yere gitmeyecek kadar emin bir şekilde yerleşmiş gibidir kaptanlar o köşklere. Seyahatın içine yerleşmekten bahsediyorum. Yolculuğun içinde yaşamaktan... Hareket halinde olan, gitmekte olan bir güzel gemide, hiç bir yere gitmeden ve her yere gidebilen bir kaptandan bahsediyorum.

İşte sanat böyle bi şey dostum.

Bir süre tatlı, huzurlu ve mutlu bir sessizliğin ardından…

ME: Gece hayatımın bitmiş olması beni mutlu ediyor. Mina Urgan da kitabında seks hayatı bittiğinde kendini daha huzurlu hissettiğini yazmıştı.

EX: Vücudun içindeki organlar sandığımızdan çok daha fazla hareket ediyorlar. Beyin ve cinsel organ gün içinde bir kaç kez yer değiştirebiliyor. Vücudumuzun içinde yer değiştiren organları derinlemesine araştıran tıp uzmanları en sonunda şu sonuca varmışlar: Bazılarının aklı s.kinde.

Aklın s.kte bulunması, birbirinden bir hayli uzak iki farklı duyguyu yan yana getiriyormuş: Bir gorilin heyecanı ve bir filozofun pişmanlığı. Heyecanlı bir filozof mu yoksa pişman bir goril mi? Yanıt vermek zor. Heyecanlı bir filozofla seviştikten sonra pişman bir gorille karşılaşılırsa ne konuşmalı? Aklı s.kinde olanın cevaplaması gereken soru bu.

ME: Biraz da “Infantilism”den bahsedelim. Mesela 3 yaşındaki tatlı çocuk, oyuncak tabancasıyla ateş ediyor. Ateş ederken ağzıyla yaptığı ses: "PUF!" Infantilism'in aygıtları Star Wars, Ring Of The Wings, Avatar, Batman...

EX: Sahici bir meclis olsa içinde esnaf, işçiler, işsizler, kadınlar, anarşistler, eşcinseller, travestiler, lümpenler ve umursamayanlar olurdu. (Extramücadele birden ayağa kalkıp bağırır) Heyyy! Hayatta aradığını bulamayanlar, kaybedenler, sefiller, zavallılar, psikolojik sorunlular, tabi ki çirkinler ve bilhassa fakirler! Meclise!

Düvel-i Muazzama: Yakışıklılar, fitler, baştan çıkarıcılar, güzeller, kendini baştan sona yenileyenler. İşte yeni işgal kuvvetleri. Esnafı, işçiyi, işsizi, kadını, anarşisti, lümpeni ve umursamayanı işgal etmenin tadı ve hazzı ve çekiciliği doğurdu yeni Düvel-Muazzama'yı. Şimdi s.k.şicek ya da biraz önce s.k.şmiş, fakat seninle asla s.k.şmez gibi duran biri varsa karşında, dostum bil ki o bir Düvel-i Muazzama. Düvel-i Muazzama'ya karşı çirkinler ve fakirler arasında bir çete savaşı. Karanlık mahallellerde ve plazalarda aynı anda başlayacak olan.

Seksi bir işsiz ve fena halde kışkırtıcı bir fakir. İnsanın içini gıdıklayan bir psikolojik sorunlu ya da cüretkar tavırlı bir sefil. Düvel-i Muazzama'nın dev ereksiyonla fışkırması için her sağanak yağmurda ölenlerin dere yataklarına yapılmış gecekondu mahalleleri yetmez.

ME: Off! Dur bi dakika. Çok dağıldık. Sonuçta bir grafik tasarım dergisi sayfaları içindeyiz. Al sana soru: Yazarın adı kitabın adından büyük olan kitap kapakları okura ne demek istiyor?

EX: Hımmm… Yazan ve yazılan arasındaki ters orantılı ceberrut münasebet. Yazdıklarıyla büyüyen yazar. Yazarı büyüdükçe küçülen kitap. Yazar ve kitabı arasındaki bu "acaba hangisi daha önemli ve daha büyük?" kavgasınının tabidir ki kabahati pazarlama inzibatlarının.

Kusura bakma yine başka bir konuya atlayacağım. Levent'teki Safir isimli gökdelenin en üst katından İstanbul'a bak. Cehalet, açgözlülük ve saldırganlığın katlettiği şehri gör lütfen. Safir'in 56. katından İstanbul'a kuşbakışı bakarken İstanbul'un nasıl tekrar işgal edildiğini göreceksin büyük beton tarafından. Yeni bir isim vermek gerekse Yahya Kemal'in Katledilişi Blokları demek isterdim Maslak civarına. "Sana dün bir tepeden baktım azîz İstanbul".

1918'de işgal edilen İstanbul'u işgal kuvvetlerinden temizledi, Yahya Kemal'in vefatının ardından üzerine betonu döktü. Büyük Beton Zaferi! Üzerine heyyula beton dökülen Yahya Kemal ve şehri İstanbul, sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değsin diye zelzeleyle yıkılmayı bekliyor.

ME: Al sana Yahya Kemal’den: “Gözlerden uzaklaşınca dünyâ, binbir geceden birinde gûyâ başlar rü'yâ içinde rü'yâ.”

EX: Ne ahenk. Biliyor musun, Alibeyköy'de kırmızı ışıkta arabalara su satan çocuklar yeşil ışıkta Haliç kıyısındaki parkta salıncakta sallanıp kaydıraktan kayıyorlar. Kırmızı ve yeşil ışıklı bir direk bile bu köle çocuklara çobanlık edebiliyor. Sokakta ebeveynsiz disiplin gerekliliği diyorum ben buna. Bu tür noktalar için çocukları teskin edici, pedagojik trafik işaretleri tasarlamak gerekir herhalde.

ME: Eğitim değil ama disiplin şart!

EX: Evet, bunu bir defa daha demiştin. Bütün çocukları kurtaracak bir kahraman. Nerede? Ve ne zaman gelecek? Nereden inecek ovaya ve önce hangi şehire? Okulların korkunçluğu, onları birer okuldan çok birer gri hapishaneye, islahevine benzeten zihniyet, kahramana hesap verecek çocukların önünde. Bu okul müdürlerine “artık çobanlığı bıraktıklarına ve herkesin tüm gününün bir teneffüs olduğuna” dair and içtirilecek çocukların önünde. Teneffüs tüm bu küçük insanların, tüm bu fevkalade evlatların, tüm bu minik meleklerin yüreklerinde esecek. Sadece kendileri olacaklar artık.

ME: Müdürler, sıfırcı matematikçiler, dayakçı beden hocaları, ense tıraşı meraklısı müdüranımlar, sözlüde sıfır atmaktan zevk alan sadistler. Çocukları sizlerin elinizden kurtaracağız.

Uzun bir sessizliğin ardından TV’ye çok güzel bir kadın şarkıcı çıkar. Klip çok seksidir.

EX: Yaşadığımız çağda insan, artık karşı cinsten çok nesnelerden tahrik oluyor. Araba ne güzelmiş.

ME: Kadınla erkek arasındaki sorunlar ne erkekten ne kadından kaynaklanıyor. Kadınla erkek arasındaki problem eşyalar.

EX: Bak şimdi. Babam bakan olsa, ben de o bakanlığın açtığı ihaleleri alan şirketin sahibi olsam. Kazandığım parayla dev Türk bayrağı diktirsem. Ya da karımın babası İstanbul belediye başkanı olsa, ben de inşaat şirketlerimin başında olsam, her yana beton döksem, İstanbul kazaaan ben kepçe.

ME: Bunlar olabiir şeyler büyük düşünmeliyiz tabi ki babalarımızın da biraz daha cevval davranması gerekebilir.

EX: Ardından bi sarışın şarkıcı karı alsam. Umreye gitsek beraber. Yurda döndüğümüzde kendi arzusuyla örtünse TV starı, sarışın, şarkıcı zevcem.

ME: Her şey ne güzel, ne karlı ve ne uhrevi olabilirmiş.

EX: Veyahut, mukaddes değerlerimize saldıranları bir bir ifşa eden bir gazete mi çıkartsaydık acaba?

ME: Bir yerlerde bir yanlış yaptık fakat inşallah geç kalmadık.

EX: Ya dün gece… Bak noldu! Gece yatmadan hanımla makineli tüfeği açık bıraktık, rahaaat bi uyku çektik. Ratatatatata!.. Sonra da Libido ile Militarizm arasında ter içinde gezinirken yine hanımla dün gece... Leopar desenli kamuflaj kıyafetini keşfettik.

Yine uzun bir sessizliğin ardından…

EX: Şöyle bitirmek isterim dostum, şu röportaj mevzunu. Lautréamont’un harika dizesiyle, sanki bizi güzel anlatıyor: "Kıyı boyunca dört nala gidiyor atlarımız, sanki insan gözünden kaçarmış gibi"

- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -

Ağustos 2010

Saturday, October 02, 2010

GRANÜLASYON DOKUSU

Apselerin çevresinde, yara ve kırık iyileşmesinde ve bazı başka durumlarda yeni bir doku yapımı görülür. Bu doku, o yöredeki doku eksikliğini doldurmak ve iyileşmeyi sağlamakla görevlidir; buna granülasyon dokusu denir. Bu doku içinde yeni gelişen damar, genç ve akitf bağdokusu hücreleriyle kan öğeleri bulunur. Deride olduğunda üzeri kuruya-rak yara kabuğunu yapar. Granüla&ynn dokusu yumuşak ve dayanaksızdır, hırpalanınca kanar ve yerinden ayrılır.

Wednesday, September 29, 2010

Zeytinburnu Monologues in Poland

Diverçity. Learning from Istanbul at CCA Ujazdowski Castle, Warsaw

www.csw.art.pl

Artists: Can Altay, Osman Bozkurt, Ergin Cavusoglu, Deniz Gul, Emre Huner, Ceren Oykut, Didem Ozbek, Bas Princen, Tayfun Serttas, Solmaz Shahbazi, Ali Taptik


The exhibition Diverçity. Learning from Istanbul takes the city as a resource of fictive narratives, private (hi)stories, dreams and desires, still in the process of recreations, and speculations. Here, poliphony and fragmentation make one unable to grasp the city in a fixed formula, because as the exhibiton claims, urban and architectural potential is continuously re-constructed by negotiations, by individually-organized temporary systems, by the local adaptations and phenomena of the everyday practices in which innumerous strategies of survival (mostly considered as informal in the system) are created.

Beyond any strict urban planning or architectural perspectives, the intension was more to give voice to the inner and more personal artists’ observations and intuitions. What results are the tiny pieces of reality and fiction, recognized, combined, transformed and retold.

Fictive narrations, based upon a long tradition of story telling allow to reveal different, often marginal or hidden, images and voices. That is why a lot of diverse voices can be heard – those of monologues of the inhabitants of a collapsed city district; dialogues of the people brought by daily coincidence to the microcosm of a small grocery; girl questioning and playing with the new rituals of consumerism; photographer’s testimony, who recalls desire of self staging.

Small gestures and rituals can generate distinctive city locations, which contribute to the vast mechanism of the city, like informal ‘republics’, characterised by alternative visual or performative codes. They create its intensity on the very street level, in the form of spectacle of everyday life shortcuts, ad hoc relations, and coincidential occurences like quotidien performances.

Contemporary city speeds up, so that the historical architectural layer of the past, taken for granted, becomes somehow a materialized phantom. It returns however, in the internal, individual encounters, memories and phantasies. If we go beyond the economy-based categories such as growth, expansion, or modernisation, what images and stories could be revealed when one imagines the city’s future – and its future inhabitants? The horizon ahead seems less and less predictable, balancing between rising hopes and dystopian disillusions, and the future begins imperceptibly now and can go beyond with our imagination. For some of the artists ‘Imagined now’ goes thousand years ahead in the drawing projections or is documented in the images of the city’s outskirts, where

the city expands its borders and changes its shape, shifting from the mass scale to micro scale.

The exhibition spatial setting by Kuba Szczęsny sets areas of high density and open space, by aiming to condense the relations between the art works and the public and to create separated and fragmented intimate perspectives. It suggests chaos resulting from the meeting of different ways of organizing the city, in which the former rules of development are being erased by the new established ones. The effect is intended to be a structure which makes the viewer engage in the search of one’s logic of visiting or rather winding through the rooms. In this context both the space and public would experiment with this potentiality, forsee and hear what is hidden behind. Same as the city itself the exhibition can be performed in that sense. It will be an exhaustingly nice walk through the districts of a foreign city.

Monday, September 27, 2010

tophane saldırısı üzerine yasarla yazışmalar..


selam deniz,

olayin normallestirilmemesi gerektigine katiliyorum ama bu olay tam da "tepkisini gösteren mahalle" olayi.

benim göruslerim su sekilde, firsat bulursam okursun http://mutlukent.wordpress.com/
umarim mahalle gercekligini anlama yönünde insanlar biraz caba gösterir. haftaya sali depo da bir grup toplanip ne yapmak lazim konusacagiz. biraz daha sosyal sorumluluk anlaminda. sanirim izmirdesin.

sali günkü toplanti notunu cikartirsan sevinirim.

aslinda bu olayda sanatin merkeze alinmasi üzerine uzun uzun konusmak isterim seninle. gercekten süre giden tartismalara bakildiginda, yani mahalledeki, aslinda sanat ile kurulan iliski görünürlügüyle alakali sanki. bu görünürlük acilislarda falan cok bariz oluyor ve tepkinin disa vurumu icin bir hedef teskil ediyor. sanat (ve galeriler) hosteller, barlar vs ile bütünlüklü bir dönüsüm icinde ele aliniyor gibi geliyor bana. o yeni, yabanci ve anlasilmaz elementlerin genel olarak bir tehdit olarak algilanmasi söz konusu olan. bu tehditte öyle sadece hayat tarzina yöneltilmis birsey olarak degil, cok da materyal bir tehdit olarak algilaniyor. hizli dönüsüm insanlarin üzerine üzerine geliyor. inan ki mahalle acisindan "ne idigü belirsiz" hostellerin 4 ü 5 inde ayni anda bir büyük etkinlik olsaydi gene bu fasist hezeyan icin bir bahane olusturacakti. Ciddi bir yabancilasma ve yabanci olandan korkma ve tepki gösterme ve yerini yurdunu zeminini kaybetme korkusunun birlikteligi söz konusu. o yüzden, tanisikligin, iletisimin, diyalogun, ve mümkün ise gene sanat üzerinden kurulmasi gerekiyor. bu konuda da ticari bir kurum olmayan depo ya önemli bir rol düşüyor..

-

Tophane Saldirisi'nda mutenaslastirma konusu, (neredeyse sanki orada
bir linc girisimi olmamis gibi; Erdogan'in sozleri ve medyanın olayı
ele alışı... Korkunc ornekler var, yazar ismi istersen,
dayanamayacagim bir tane verecegim, Cengiz Candar)
Antrepo binalarının ilk olarak İstanbul Modern, ikincil olarak Sanat
Limani ve her daim Bienal mekani olarak sanata atanmasinin altinda
yatanın Galataport Projesi olması konusu
ve son olarak Istanbul 2010'un sistematik olarak turizme hizmet etmesi
konusu toplu bir paket. Ben bu pakette, sanatın şişme bir bebek gibi
kullanılmasını goruyorum.

İkinci bir paket ise kimsenin nedense konusmadigi bi konu:
Otekilestirme kulturunun merkezine oturtulan Sanat. Sanatcilar.
Dusunceye, yoruma, ifadeye ve bunun bir hayat tarzı olarak gorunur
oldugu alanlara yapılan saldırılar. Turkiye'de sindirilen en buyuk
mevzu ifadesizliktir. Ulke neyi nasil ifade edecegini bilmeyen, bu
yuzden ellerine silah alan, tas alan, sopa alan cocuklarla,
yetiskinlerle doludur. İnsanlar ifadeni sergilemenden, bedenini
sergilemenden, düşünceni sergilemenden tahrik olurlar.

Cok da iyi biliyoruz ki Tophanelilik bir aidiyet ve kimlik ise,
Sünnilik de bir kimlik, Kadınlık da bir kimlik, Cinsiyetten bağımsız
olarak Beden de bir kimlik.
Otekilestirme egemen ideolojinin pompasıyla basıyor ruhlara. (bkz 6-7
eyl.) "Senin burada olman beni tahrik ediyor" cumlesinin emlak
fiyatlarıyla kurdugu iliski, kimlik politikalarıyla kurdugu iliskiden
cok daha zayıftır kanımca.

yine kanımca bu olay, orgutlu olması, kitlesel olması, sembolik olması
ve anlasılan o ki (karakolda vakit geciren arkadasların anlattığı
hikayelerden) polisin de bilgi dahilinde olması sebebiyle gayet siyasi
bir olay. Mahalleli sınırını asan bir olay. Konunun ilk elde mahalle
baskısı ve mutenalastirma arasinda sosyal ekonomik politik olarak
okunacagi muhakkak. Ben de twitter'da ilk boyle yazdım. Ancak, buna
bir level daha eklenmeli.

Benim bundan sonrası icin kuracagim iliski mahalleli ile sanat
galerine yonelik degil, (bunu zaten herkes cok dusunecek, cok kuracak)
sosyal/kent bilimcilerle sanatcilara yoneliktir.
Dusuncem o ki;
sanatcıların, mutenalastırma ve hayat tarzına yapılan saldırı
ikilisinden sıyrılıp sanatçı olarak kendilerine yapılan saldırıyı
degerlendirmeleri gerekir. Sosyal ve kent bilimcilerin de bu konuya
egilmeleri gerekir.

Kendi problemleriyle bogusmakta olan, kendimizi ayakta tutmaya calisan
insanlarız biz. Bir yandan da topluma surekli kendini anlatmaya
calisan. Toplum tarafından "anlasilmayan", kendi kendine takılıyorlar
diyerek otelestirilen, etkisiz ve elimin avcu kadar bir kitleden
bahsediyoruz.

Sanatın, sosyal bilimciler tarafından, toplumsal dinamikleri yeteri
kadar shape etme yetenegi olan bir durum olarak degerlendirilmemesi,
yıllardır bu alanda calisan - politik sanat, kamusal sanat, sosyal
yapılarla ilgilenen iliskisel sanat gibi - sanatcıların cabalarının
sosyal/toplumsal okumalara eklemlenememesi ve islevsiz halde
masturbatif bir pozisyona itilmesi bizzat bu ayrımı doguran seyin ta
kendisi. Sanatın tehdit olması'ndan bahsediyoruz, sanatın ahlak
bozmasından, sanatın adı konamaz bir virüs gibi mahalleye sızmasından
bahsediyoruz. Nicin? Sanatın, bırakın Tophane'ye, bu ulkede hicbir
kuruma, hicbir mekana, hicbir genc bireyin kafasına aslen
yerlesememesinden bahsediyoruz. Burası Turkiye diyip kapatalım mı
konuyu; sadece hayat tarzımıza yonelik saldiri mi diyelim? Kentsel
donusum mu diyelim?

Sanat yazılmıyor, sanat anlasilmiyor, elestirilmiyor, gundem
edilmiyor; her seyden cok da Turkiye'nin icinde bulundugu binlerce
durumu aciklarken referans verilmiyor, adres edilmiyor; hicbir sanat
eseri hicbir mevzuyla İLİŞKİLENDİRİLMİYOR. Oysa iliskilendirecek o
kadar is, o kadar konu acan, soz soyleyen eser var ki. Sanat öcü.
Sanata (sadece gorsel sanatlardan bahsetmiyorum, yazarlardan da,
müzisyenlerden de, modacılardan da bahsediyorum) karsi savrulan butun
tehditler ve baskınlar ve linc girisimleri gerek mahalleliden, gerek
sivil toplum orgutlerinden, gerek bakanlardan gelen "kabul edilebilir
bir tepki" olarak mutamadiyen sindiriliyor. Onaylanıyor.

Sanatcılar super orgutsuz. Ve bunun acisini cekiyor. Bu da en buyuk
aci ve yuzlesme oldu sanirsam. Tophane Art Walk bu kendiliginden
orgutlenmenin en guzel orneklerinden biri sayılabilirdi; ve bundan
sonra alacagi tavirla birlikte hala sayılabilir.

Son sozum, destege ihtiyacimiz var; iliskilendirilmeye, gundeme
baglanmaya, tartışılmaya, konu edilmeye ihtiyacimiz var. Magazin
tadindaki sergi haberleriyle olmaz bu is.

Yoksa attığın taş ürküttüğün kuşa değmez.

Konu cok boyutlu, ben biraz bu acidan tutmak istedim,
herkese selamlar

-

tesekkürler Deniz. notlari iletecegim.
bir cok acidan katiliyorum sana. cengiz candar ve benzerlerini okudugumda bende sinirden kudurdum.
senin sanatin ve sanatcinin ötekilestiirlmesi yorumuna katiliyorum. sosyal bilimcilerin sanat ile iliskilerini degerlendirmesi gerektigi dusuncenede. ama türkiyede yapilan islerin cok da erisilebilir oldugunu halen düsünmüyorum. bu konuda, anlasilabilmek konusunda sanki cokta sanatcilarin bir derdi de yokmus gibi geliyordu bana hep. algi sorunum da var.

biz acik sehir istanbul sergisi icin, ki aslinda sehirciler, sosyal bilimciler ve sanatcilari bulusturma iddiasinda bir sergiydi, hatirlarsan outreach programme diye bir calisma yapmistik. bunu sadece örnek olsun diye veriyorum. konuya hakim insanlar icin bile erisilmesi zor bir isin tercümesi konusunda kolaylastiracak bir program düsünmüstük. oldukca da basarili olmustu. böylece sergi hem okullara, üniversitelere, stk lara hem de mahallelere inebilmisti. serginin icerigiyle cok alakali tabii. vede sanatci ekibi icinde bir sosyal bilimcinin olmasiyla. ama genede böyle bir yaklasim sanirim sanatcilar arasinda öncelikli degil.

gene bu saldiridan bagimsiz düsünelim, ve evet olayin politik yanini da bir kenara itmeyelim ama Tophane gibi yerlerde sanatcilarin mekanla kuracagi iliski nasil olmali sorusu basli basina önemli bir soru. Depo da sikca konusuyoruz bu aralar. Depo, ki misyonu itibariyle saldiriya ugrayan diger galerilerden cok farkli bir yerde, bulundugu gercekligin cok da farkinda degildi. en azindan o gerceklikle ugrasmayi sürekli öteliyordu. bu kadar önemli kamusallik vurgusu olan bir mekanin bir community development stratejisi olmamasi garip. Iste ifade özgürlügü, kürt, ermeni meseleleri, kadinin insan haklari gibi konularda elini tasin altina sokan bir yerin gün be gün icinde bulunulan gerceklikten cok kopuk olmasi garipsenebilir. bu kadar sanatci baglantisi var, ve neden mesela yan bina bir sanat toplum merkezi olarak faaliyet göstermez diye düsünüyor insan..

gene saldiridan bagimsiz bir sekilde, tophane artwalk gibi bir etkinligin, sanati sokakla bulusturan bir etkinligin haritasina baktiginda sanki galeriler boslukta asili kaliyormus gibi gözüküyor. ben haritayi ilk elime aldigimda neden bogazkesendeki ve luleci hemdekteki, simitci, kahveleri, lokantalar vs. bu haritaya islenmez, ve sanati biraz daha mahalle ile entegre cabasina girilmez diye düsünmüstüm. hatta bu proje hazirlanirken esnaf ile görüsülseymis, onlarin böyle bir etkinlikten elde edebilecekleri katma deger konusulsaymis vs. sanki iyi olurdu gibi geliyor. tabii burda sanatci - kentci vs birlikteligi önemli.

bunlari da senin "Kendi problemleriyle bogusmakta olan, kendimizi ayakta tutmaya calisan insanlarız biz. Bir yandan da topluma surekli kendini anlatmaya calisan. Toplum tarafından "anlasilmayan", kendi kendine takılıyorlar diyerek otelestirilen, etkisiz ve elimin avcu kadar bir kitleden bahsediyoruz". yorumuna istinaden söylüyorum. yani bu biraz yaklasimla alakali, zar zor ayakta kalan insanlarin bile kendini angaje edebilecegi seyler gibi geliyor.

bilmiyorum cok mu disindan konusuyorum ama aklima bunlar geliyor.
destek konusu ve bunun üzerinden tartismalar bundan sonrasi icin önemli.
mesajini iletecegim,

sevgiler

yasar

-