deniz gül
Being at Odds
Monday, April 23, 2012
Tuesday, January 31, 2012
26.
20 küsür
Wednesday, January 25, 2012
diğer eskizler 31
Yackie Yonnes
Bize bulutuları anlat, mavi gökyüzüne yaşadığın özgürleşmeyi, ön ön sevişmeyi,
nasıl ruhunu insan insana, dokunur
gözlerinden başka neresi açık teninin
rüzgarlar kulağından girip diğerinden çıkan
kırmızı ağzınla kuyruk sokumu arasında bağlanan yar
paşambahçe serisi ilk şarkılar evveliyat #4 falimiz,
ağırım cicim
dil üzerine geliştirdiğin
tüm dünyayı aileye boğduğun
bağladığın köprüleri, öyle havalar açarken cars in secret disguise my agony
Bir şeylerin etkisine girdik evet
Nedeni açıklanamayan histen önce, rahatsız olunmayacak ama nedense rahatsız olunan sözler geliyor
Şu an kendimi iki dilinin köprüsünden atsam içimdeki ateş beni yerçekimine teslim etmiyor. Yer çekimli zührav kulağı, köprüyü filan yakar, yakarım ulen hepinizi. Ben o köprüyü yakmak için geldim; herkes birbirine uzaktan baksın, bağlanmak yok literally.
Y
harflerin mi düştü n'oldu?
Hissediyordu bence gözleri sık doluyordu, yüzü de öyle. Hayatımda sevgisi böylesine taşan bir insan görmemiştim. O bana her şeyi öğretmişti ve ben bütün bencilliğimden utanır olmuştum.
güzel vedalaşmıştık. Bi kere daha gidemedim. Arkamdan su dökmüştü. Bekledi mi acaba?
Sevgilim zula
Patti'nin şimşekleri çarpsın seni
Şimşek ağrısı,
Nedeni acıklanamaz katlanılamaz durum
Aşkın bununla ne ilgisi var?
Seni bir daha göremeyeceğimden korkuyorum.
Korkunun bununla ne ilgisi var?
Monday, January 23, 2012
17. sonu
zahmetinle ritmi kaçırmak üzerine
bugün pek anlamını
yitirmiş
tüm tarakların saçına girsin
saçlarını tarasın
tarrakların saçlarını tarasın
tarasın saçlarını belime belim
biraz taaze yarralara ihtiyacımız var.
Thursday, January 20, 2011
Wednesday, January 19, 2011
Wednesday, January 05, 2011
expression white
Jean-Paul Sartre in Paris in 1952, with Simone de Beauvoir, right, and the writer and musician Boris Vian and his wife, Michelle.
Sunday, January 02, 2011
http://www.carrothers.com/rilke10.htm
Art too is just a way of living, and however one lives, one can, without knowing, prepare for it; in everything real one is closer to it, more its neighbor, than in the unreal half-artistic professions, which, while they pretend to be close to art, in practice deny and attack the existence of all art - as, for example, all of journalism does and almost all criticism and three quarters of what is called (and wants to be called) literature. I am glad, in a word, that you have overcome the danger of landing in one of those professions, and are solitary and courageous, somewhere in a rugged reality. May the coming year support and strengthen you in that.
|
letters to a young poet
Friday, December 31, 2010
The Wondrous World of Wonderland: Letters to a young poet
Tuesday, November 16, 2010
Tuesday, October 19, 2010
Untitled 52
Sunday, October 10, 2010
postcards to share :) updates and sums
exhibition:
Crisis
exhibition:
Selling bags in public space: Caddebostan, Istanbul
2009 Video documentation: Screen projection showing the performance
Crisis is a scene set in public space, with the artist exhibiting a bunch of shopping bags on street floor and trying to sell them to the passer by. The venue is Caddebostan, İstanbul- one of the classiest shopping districts where millions of people pass and stop by the shops especially on Saturdays. Spotting a 3 square meter space in the middle of the street, the artist puts DKNY, ADIDAS, GUCCI, ZARA and more branded bags on a piece of canvas textile on the floor and starts to sell them like a street seller.
find out more: http://oddat.blogspot.
known and categorised by our nationalities. This is the new stage we
arrived at this millenium: "Identity packages, menus"...
Tuesday, October 05, 2010
İkon kırıcılık vs. Program bozuculuk
Sunday, October 03, 2010
Untitled 34
Extramücadele ağrılara karşı: Memed Erdener söyleşiyor. Mutlaka Okuyunuz!
Memed'in maili üzerinden bir ay geçti, söyleşi hala yayınlanmadı. Extramücadele'nin Non'daki açılışında yaşanan saldırılar üzerine tuz buz her taraf. Neredeyse son bir yıldır bu sergiyi konuşuyorduk Memed'le gel git. Bülent Ersoy'dan, rotayı s.ken kaptan'a, Ahmet Haşim'den Lautréamont'a. Kısa paslaşmalar yapmayalım, buradan yayımlayalım Memed'in izniyle söyleşiyi.
-
Grafik Tasarım dergisi, Extramücadele’nin 21 Eylül 2i010 tarihinde açılacak “Bunu ben yapmadım, siz yaptınız” isimli sergisi için bir söyleşi istediğinde, bu defa değişik bir şey olsa diye düşündüm. Extramücadele ile uzun uzun ve daldan dala konuşmayı tercih ettim. Sergiden konuşmasak da serginin tüm içeriğini ve konularını bu söyleşide bulacağınıza emin olabilirsiniz.
Memed Erdener: Öncelikle futboldan başlamak istiyorum. Biliyorsun lig başladı. Farkettin mi büyük futbol takımlarının yenilgisi alt sınıfların erkeklerinde bile rahatlama değil aksine huzursuzluk yaratıyor. Güçlünün kaybetmesi her sınıf için, zengin ya da fakir farketmiyor, ürkütücü. Neden sence?
Extramücadele: Efendim… İnsanın götü başkalarının boklarıyla dolu. Başkalarının bokunu taşıyor insan. Kurtulmanın tek yolu başkası olmak. O zaman da BEN boka gidiyor.
ME: Hemen finans sektörüne geçiyorum. Forbıs'da okudum "ekonomik gelir arttıkça, ekonomik geliri artan kişilerin boklarındaki zararlı bakteri sayısı hızla düşüyormuş"
EX: Çok ilginç! Bak, bana da bankada söylediler: "zenginlerin boklarını tazeyken yiyen fakirlerin kredi kartı borçlarında ufak da olsa pozitif kıpırdanmalar farkedilmiş". Enteresan değil mi?
ME: E o zaman ne yapacağız? Böyle gidecek mi? Bittiğini nasıl anlayacağız? Bir ipucu var mı? Peki en başta amacımız neydi? Onu hatırlayan? Sen mesela hatırlıyor musun ne için yola çıktığını?
EX: İnsan bir şey yaparken aslında yapılan bir şeyin parçası oluyor. Eskiler, külli irade ve cüz'i iradeyi açıklarken ebru örneğini veriyorlar. Boyaları cüz'i iradenizle usulüne göre atarsınız, gerisi onun yani külli iradenin bileceği iştir. Mesela, kuyruksuz bir köpek yaşayabilir ama köpeksiz bir kuyruk asla.
ME: Güzel bir örnek. Kişinin iradesini ikiye bölmek ve bireyden yaradana taşımak. Böylece bireyi olaylardan mesul konumundan bir parça uzaklaştırmak. İlginç. Gayet uhrevi ve gayet yeni bir bakış açısı. Peki, mesela demin anlattığın anektoda benzer, hayatta karşılaştığın bir şey var mı?
EX: Geçen sene sanırım, Nişantaşı'ndan aşağı iniyordum Cizre'ye doğru... Birden, yanımdan yoksul bir orospunun ilaç parasını çalan iyi kalpli bir anne geçti.
ME: Nişantaşı ve Cizre nasıl da birbirlerine uzak ve benzersizlerse… aynen bir anne ve bir çocuk arasındaki durum da Nişantaşı ve Cizre’nin benzersizliğine benziyor. Çocuklara bakınca özgürlük görüyorum ben. Çocukların ganimet meraklarının nereden geldiğini ise anlayamıyorum. Ganimet ve özgürlük bana Avrupa'yı hatırlatıyor...
EX: Avrupa deyince şu aklıma geldi. Şöyle demiş GDO’lu domates: "Meğer senelerdir koynumda akrep besliyormuşum". Hahahaha!...
ME: Popopo nedir yahu? Hep görüyorum senin sergilerinde, orada burada.
EX: Popopo: Politik+Pornografik+Poetik bir medya formülü. Biliyorsun TV, şiddet ve duygu istismarı dolu. Pornografik yayın politikası bu. İzleyicinin bu şiddete aşık oluşuysa, gözyaşartıcı bir şekilde Poetik. Şimdi popopo’yu boş ver de geçenlerde bilimadamları açıkladılar, insanlık için değil de şirketler ve ticaretin gelişimi için çalıştıklarında çok daha faydalı oluyorlarmış. Sonra da açıklamaya devam etmişler: “Bilim, sanat ve teknoloji ticaretin emrine girdiğinden beri kendimize olan saygımız arttı, büyüdü" demişler.
Mesela bi rüya görmüştüm bi ara… Karanlık basmış, ben ormanda kaçıyorum arkama bakmadan. Yaptığım kötülükler, hasislikler, heyyula ve kör bir iblis olmuş peşimde beni kovalıyor. Fakat sonra dev bir kara türbanlı kadın şöyle bağırıyor ormanın derinliklerine: “Aylaklık, yüzyıllar sonra cool bi edayla geri dönecek şehirlere, sokak aralarına, mutfaklara ve yatak odalarına...” Birden uyandım! Her anlamıyla pastoral ve dini bir uyanış oldu tabi.
ME: Fakat benim aldığım son haberlere göreyse "ansiklopedi ve pedagoji ticaretin emrinden çıkacak ve aile kurumu için çalışmaya başlayacaklarmış"
EX: Dostum, çözüm magazinleştirilmiş bir tür komünizm mi acaba? Yani daha da açarsak, örneklersek, şöyle bir şey mi acaba? Bir tür Komünist Magazin! Carla Bruni ya da Naomi veya Kate Moss maden işçileriyle takılıyorlar. Ve çok şey değişiyor. Yani kurtarıcı olarak “güzellik”i konumlandırdım farkındaysan. Sınıflar arası uçurumu güzellik kapatıyor bu teorimde. Mesela bu bağlamda, daha ayrıntıya girersek Hürriyet’in Kelebek eki komünist ve toplum dönüştürücü bir yayın gibi ele alınabilir.
ME: Peki sokakların ve tribünlerin, gecenin ve sünnet düğünlerinin ve toplu taşıma araçlarındaki ter kokusunun ve yılbaşında Taksim meydanına doluşan binlerce erkeğin ihtiyacı olan şey, kişi nedir? Kimdir biliyor musun? Bir Kadın Despot! Büyük ve muktedir bir kadın despota ihtiyacımız var. Tüm Anadolu’nun ihtiyacı.
EX: Bir dakika! TV’de altyazı geçiyor: Bundan böyle artık sadece ihtiyaç duyulduğunda yeni bir ürün tasarlanacakmış ve sadece ihtiyaç duyan gidip alacakmış. Hoppalaaa!
ME: Ben de pencereden dışarıyı seyrediyordum tam o sırada. Şuradaki lisede, avluda, görüyor musun? Gel bak. 13 yaşında bir kız çocuğu. Müdürün HAZIROL! haykırışıyla dimdik, ayakta bekliyor. Gözleri kartal gibi keskin bakıyor. Bak bak! Gördün mü?
EX: Görmez miyim! "Cehaletin bu kadarı ancak tedrisatla olur" demiş biri.
Açık pencereden sarkar ve dışarı bağırır Extramücadele:
EX: Cahil adam! HAZIROL!
Tekrar koltuklarına otururlar, bir süre aylak aylak etrafa bakındıktan sonra…
ME: Fikir dolu kafadansa bira dolu işkembe. O işkembeyle dil çözülür, ayıkken söyleyemediklerini yumurtlar.
EX: “Dil”i geçmişe ve geleceğe açılan köprülerle inşa edilmiş Ahmet Haşim'in ne güzel kitabı, Apple laptop'ın fontlarıyla tasarlanamıyor farkında mısın? Taşradaki tabelacının hala benliğinde, hafızasının derin diplerinde olan, fakat laptop'ın fontlar menüsünde olmayan nedir? Belki de iki kuşak sonra, adımızın latin harfleriyle yazılı olduğu mezar taşlarına bön bön bakacaklar gelecek kuşaklar.
ME: Biraz da doğu ve batı üzerine konuşsak. Doğu ve batı. Güçlü ve fakir. Nasıl görüyorsun?
EX: Ooooh… Bizim konumuz. Düvel-i Muazzama, toprağı zengin, cebi fakir Doğu'yu, tam karşısında hem de anadan üryan görünce, hiç duraksamadan yaklaştı. Doğu bayılıverdi oracıkta. Öylece yatan Doğu büyük bir haç gördü hayalinde. Haçın solunda FAKİRLİK, sağında ZENGİNLİK, üstünde AKIL, altındaysa KORKU yazılıydı.
ME: Arkadaşım Antonio Cosentino diyordu, oradan aklımda kalmış. Sokak sanatçılarının İstanbul'da duvarlara ingilizce yazılar, şablonlar, grafitiler yapması ne kadar da cool değil mi?
EX: Şunu unutmamak gerek, virüs ve bakteriler mukus tabakayı delerek hücrelere giriyor. İlk işleri hücreleri birbirlerine borçlandırmak. Ve yine hatırlatırım ki, geniş spektrumlu antibiyotikleri doktor tavsiyesi olmadan, gereksizce ve bol bol kullanın. Tavsiye edin. İçin. İçtirin. Susuz yutturun. Ya da başka bir konu ama söylemeden edemeyeceğim, kulak zarınızda gerginlik varsa, iltihap sonucu oluşan cerahat orta kulağı dolduruyorsa, minör rezistans politikasının ilk evresindesiniz.
ME: ???... Hayvanları çok seviyorum ben. Sokak kedilerini, köpekleri mesela. Dikkat ettin mi, sokaktaki kediler, köpekler naylon poşet taşımıyorlar. Biriktirmiyorlar. Yiyeceklerini saklayacak buzdolapları da, sağlık sigortaları da yok. Neye güveniyorlar? Ya da onlara neden bizim içimizdeki KORKU salınmamış?
EX: O zaman yine “Komünist Magazin”e geri dönelim: “Evlerdeki kayıntı dolu dipfrizler sokaktaki açların kurtuluşudur! Dipfrizlerin adaletsizliğe isyanı. Dipfriz liderliğinde komünizm! Hemen!”
ME: Tatlı ananem hayattayken söylerdi hep: “Ters duran terlikte Şeytan namaz kılar. Aman evladım terlikleri düzelt” derdi meleğim. Onu hep çok sevmiştim.
EX: Tabi ki “Komünist Magazin” islam ile de barışmalı, mesela şöyle şeyler yapılmalı. Bir misal, bir bayram promosyonu müjdeleyen bir TV reklamı mesela: “Yeni yıla girerken her kredi kartı alışverişinizde, tam kart makinadan geçerken, DESTUR diyiniz. Kredi kartı faizsiz işliyor.”
ME: Kusura bakma seni dinleyemedim. Aklım ananemde kaldı. Oradan da geçmişe, hatıraların derin çukuruna düştüm. Biliyor musun aslında GEÇMİŞ, yaşanan anın ardındaki olduğu gibi, tam da şu anın içinde de olan şey. GELECEK diye bir bölge ise tabi ki yok. Hurafe ve hayal ürünü. Mesela geleceğe dair plan yapıldığında ŞİMDİ’den uzaklaşılıyor. Zaten çoğunlukla anlamsızdır ŞİMDİ. Ya bir hatıraya ya da bir plana ihtiyaç duyar. Bir tepeciktir ŞİMDİ. Üzerinde durabilmek zor ama yine de bazılarımız için mümkün olan. Fakat aklımızdan bir düşünce dahi geçse kalamayız o muhteşem ve anlamsız yerde. Duramayız ŞİMDİ’nin üzerinde.
EX: Bilmiyorum… Duydun mu, Diyarbakır'a Tobleron fabrikası kurulacakmış.
ME: Onu bırak da doğru haber mi, güzel haber mi sence?
EX: Şeyh Bedrettin şöyle diyor: “Gerçek, halka açıklanamaz. Açıklanırsa ya yollarını sapıtırlar ya da o gerçeği söyleyeni suçlarlar. GERÇEK ve HALK ayrı ayrı gözetilerek birbirlerine alıştırılabilirler. Ama herhalde halk gerçeğe alıştırılmalıdır.”
ME: Öldü mü Şeyh Bedrettin?
EX: Ölmez mi? Bir gün hepimiz tadacağız o imbikten. O da bir serüven. Ölümden Sonraki Serüven: Tabut şeklinde bir uzay gemisi düşün. Öylece durarak, çürüyerek, yok olarak ışık hızına çıkıyor. Bilmediğmiz galaksilere doğru ışık hızıyla gidiyor... Toprağın altından.
Derin bir sessizliğin ardından ikisi de ölümü düşünmeye başlarlar…
EX: Şeytan tevbe edenle uğraşıyor. Işık hızındaki ölüm, toprağın altında gezegenleri ve alemleri bir bir kat ediyor.
ME: Uyuyor. Derinlerde... Ülkenin bilinçaltı çukurlarında. Kimsenin inmek ve görmek istemeyeceği binlerce berbat çukurda uyuyor tek başına.
EX: Kim?
ME: Harf Devrimi, 1928. Hepimizin, toplu bilinçaltımızın en dibi. Oradan öncesi yok. Karanlık.
Susarlar…
EX: Ezbere istiklal marşı yarışmasını Beyoğlu'nda bir Rum okulundaki Rum öğrenci Marina kazanmış duymuş muydun? İl birinciliği yarışmasıysa 17 Şubat'taydı. Noldu kimbilir?
ME: Yine “dil”e dönsek. O büyük nimete.
EX: Nimet ne güzel sözcük. Bak şimdi… Ananelerin ve dedelerin kullandığı kelimeleri, deyimleri, onlara has benzetmeleri, nidaları yazmalı, not etmeli. Çünkü dil, ortak mucizemiz. Ardından sokağa bakmalı, esnafa, travestilere, anarşistlere ve lümpenlere. Bakalım yarınki dil için neler yumurtlamaktalar? Tam da şu an? Neler uyduruyorlar? Çünkü aslında tüm görsel sanatlar, edebiyat, tiyatro ve mizah ve hatta reklamcılık, finans sektörü ve pazarlamacılık. Hepsi ortak bir dil.
Ağzımızın içindeki şu 100 gramlık, hareketli, kıvrak, pembe et parçası. Oltaya gelmiş bir balık gibi çırpınıyor, uğraşıyor, dil döküyor. Unutmamalı ki önce SÖZ vardı. Dolayısıyla akıldan sonra dil davrandı ilk.
ME: Eğitime Hayır! Disipline Evet!
EX: Duyuyor musun dışarıdan gelen müziği?.. (harika bir Münir Nurettin parçası çalmaktadır) Aaah, geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan ve ortasında güneş doğmayan, büyük kapıdan geçince başlayacak bitmeyen sükun, bu gece.
ME: “Dönülmez Akşamın Ufkundayız” 100 sene evvelden gelen yaşlı bir melek gibi sarıp ısıtıyor insanın içini. Seni seviyorum Extramücadele.
EX: Ben de seni dostum. Bakma sen iyi takılıyoruz… İmparatorluğun şefkati var bu şarkıda. Arap harfleriyle türkçe yazılmış, binlerce kitapla dolu, boş bir kütüphanenin hüznüyle birlikte. Bülent Ersoy yorumu en güzeli. En içtenini o söylüyor. Kendinden vazgeçmiş bir beden söylüyor.
ME: Keşke hayat şu anki gibi olsa hep. Yahu baksana, geceleyin herkes uyurken vanaların başında kimler var? Ayarlarımızı kimler bozuyor?
EX: Kısa bir hikayeyle cevap vermek isterim sana, çünkü güzel bir metaforla sordun sorunu:
Rota, merkezden kapalı bir zarf içinde gelir. Kaptan yırtar açar zarfı. Gidilecek yön tüm kerterizleriyle birlikte yazılıdır o kağıtta. “Rotaya uyanı s.keyim” der kaptan. Merkezin kapalı zarf içinde gönderdiği mektubu kaptan köşkünün aralık camından dışarı bırakır usulca... Neyse ki güzel bir öykünün içinde olduğumuzdan kısa bir süre sonra aynı rüzgar aynı aralık camdan içeri bir sürü hayal getirir... Daha ne ister ki kaptan, altında gemisi, aklında hayalleri, arkasında rüzgar. Artık biliyordur merkezin kapalı zarfıyla işinin olmayacağını. Kaptan bundan böyle, yolculuğu doğru ya da yanlış diye tanımlamayacaktır. Yolculuk, tüm sıfatlarından kurtulmuş önünde duruyordur artık. Pek az insana nasip olan bir mutluluğa sahip olduğunun farkında mı acaba kaptanımız? Umarız öyledir. Gemisi de çok güzel.
Çoğu geminin kaptan köşkünde çiçek fışkırmış saksılar vardır. Hatırlıyor musun? Gözünün önüne geldi mi? Mutlaka görmüşsündür. Cennetten bir bahçedir çoğu... Bir yere gitmekten çok, hiç bir yere gitmeyecek kadar emin bir şekilde yerleşmiş gibidir kaptanlar o köşklere. Seyahatın içine yerleşmekten bahsediyorum. Yolculuğun içinde yaşamaktan... Hareket halinde olan, gitmekte olan bir güzel gemide, hiç bir yere gitmeden ve her yere gidebilen bir kaptandan bahsediyorum.
İşte sanat böyle bi şey dostum.
Bir süre tatlı, huzurlu ve mutlu bir sessizliğin ardından…
ME: Gece hayatımın bitmiş olması beni mutlu ediyor. Mina Urgan da kitabında seks hayatı bittiğinde kendini daha huzurlu hissettiğini yazmıştı.
EX: Vücudun içindeki organlar sandığımızdan çok daha fazla hareket ediyorlar. Beyin ve cinsel organ gün içinde bir kaç kez yer değiştirebiliyor. Vücudumuzun içinde yer değiştiren organları derinlemesine araştıran tıp uzmanları en sonunda şu sonuca varmışlar: Bazılarının aklı s.kinde.
Aklın s.kte bulunması, birbirinden bir hayli uzak iki farklı duyguyu yan yana getiriyormuş: Bir gorilin heyecanı ve bir filozofun pişmanlığı. Heyecanlı bir filozof mu yoksa pişman bir goril mi? Yanıt vermek zor. Heyecanlı bir filozofla seviştikten sonra pişman bir gorille karşılaşılırsa ne konuşmalı? Aklı s.kinde olanın cevaplaması gereken soru bu.
ME: Biraz da “Infantilism”den bahsedelim. Mesela 3 yaşındaki tatlı çocuk, oyuncak tabancasıyla ateş ediyor. Ateş ederken ağzıyla yaptığı ses: "PUF!" Infantilism'in aygıtları Star Wars, Ring Of The Wings, Avatar, Batman...
EX: Sahici bir meclis olsa içinde esnaf, işçiler, işsizler, kadınlar, anarşistler, eşcinseller, travestiler, lümpenler ve umursamayanlar olurdu. (Extramücadele birden ayağa kalkıp bağırır) Heyyy! Hayatta aradığını bulamayanlar, kaybedenler, sefiller, zavallılar, psikolojik sorunlular, tabi ki çirkinler ve bilhassa fakirler! Meclise!
Düvel-i Muazzama: Yakışıklılar, fitler, baştan çıkarıcılar, güzeller, kendini baştan sona yenileyenler. İşte yeni işgal kuvvetleri. Esnafı, işçiyi, işsizi, kadını, anarşisti, lümpeni ve umursamayanı işgal etmenin tadı ve hazzı ve çekiciliği doğurdu yeni Düvel-Muazzama'yı. Şimdi s.k.şicek ya da biraz önce s.k.şmiş, fakat seninle asla s.k.şmez gibi duran biri varsa karşında, dostum bil ki o bir Düvel-i Muazzama. Düvel-i Muazzama'ya karşı çirkinler ve fakirler arasında bir çete savaşı. Karanlık mahallellerde ve plazalarda aynı anda başlayacak olan.
Seksi bir işsiz ve fena halde kışkırtıcı bir fakir. İnsanın içini gıdıklayan bir psikolojik sorunlu ya da cüretkar tavırlı bir sefil. Düvel-i Muazzama'nın dev ereksiyonla fışkırması için her sağanak yağmurda ölenlerin dere yataklarına yapılmış gecekondu mahalleleri yetmez.
ME: Off! Dur bi dakika. Çok dağıldık. Sonuçta bir grafik tasarım dergisi sayfaları içindeyiz. Al sana soru: Yazarın adı kitabın adından büyük olan kitap kapakları okura ne demek istiyor?
EX: Hımmm… Yazan ve yazılan arasındaki ters orantılı ceberrut münasebet. Yazdıklarıyla büyüyen yazar. Yazarı büyüdükçe küçülen kitap. Yazar ve kitabı arasındaki bu "acaba hangisi daha önemli ve daha büyük?" kavgasınının tabidir ki kabahati pazarlama inzibatlarının.
Kusura bakma yine başka bir konuya atlayacağım. Levent'teki Safir isimli gökdelenin en üst katından İstanbul'a bak. Cehalet, açgözlülük ve saldırganlığın katlettiği şehri gör lütfen. Safir'in 56. katından İstanbul'a kuşbakışı bakarken İstanbul'un nasıl tekrar işgal edildiğini göreceksin büyük beton tarafından. Yeni bir isim vermek gerekse Yahya Kemal'in Katledilişi Blokları demek isterdim Maslak civarına. "Sana dün bir tepeden baktım azîz İstanbul".
1918'de işgal edilen İstanbul'u işgal kuvvetlerinden temizledi, Yahya Kemal'in vefatının ardından üzerine betonu döktü. Büyük Beton Zaferi! Üzerine heyyula beton dökülen Yahya Kemal ve şehri İstanbul, sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değsin diye zelzeleyle yıkılmayı bekliyor.
ME: Al sana Yahya Kemal’den: “Gözlerden uzaklaşınca dünyâ, binbir geceden birinde gûyâ başlar rü'yâ içinde rü'yâ.”
EX: Ne ahenk. Biliyor musun, Alibeyköy'de kırmızı ışıkta arabalara su satan çocuklar yeşil ışıkta Haliç kıyısındaki parkta salıncakta sallanıp kaydıraktan kayıyorlar. Kırmızı ve yeşil ışıklı bir direk bile bu köle çocuklara çobanlık edebiliyor. Sokakta ebeveynsiz disiplin gerekliliği diyorum ben buna. Bu tür noktalar için çocukları teskin edici, pedagojik trafik işaretleri tasarlamak gerekir herhalde.
ME: Eğitim değil ama disiplin şart!
EX: Evet, bunu bir defa daha demiştin. Bütün çocukları kurtaracak bir kahraman. Nerede? Ve ne zaman gelecek? Nereden inecek ovaya ve önce hangi şehire? Okulların korkunçluğu, onları birer okuldan çok birer gri hapishaneye, islahevine benzeten zihniyet, kahramana hesap verecek çocukların önünde. Bu okul müdürlerine “artık çobanlığı bıraktıklarına ve herkesin tüm gününün bir teneffüs olduğuna” dair and içtirilecek çocukların önünde. Teneffüs tüm bu küçük insanların, tüm bu fevkalade evlatların, tüm bu minik meleklerin yüreklerinde esecek. Sadece kendileri olacaklar artık.
ME: Müdürler, sıfırcı matematikçiler, dayakçı beden hocaları, ense tıraşı meraklısı müdüranımlar, sözlüde sıfır atmaktan zevk alan sadistler. Çocukları sizlerin elinizden kurtaracağız.
Uzun bir sessizliğin ardından TV’ye çok güzel bir kadın şarkıcı çıkar. Klip çok seksidir.
EX: Yaşadığımız çağda insan, artık karşı cinsten çok nesnelerden tahrik oluyor. Araba ne güzelmiş.
ME: Kadınla erkek arasındaki sorunlar ne erkekten ne kadından kaynaklanıyor. Kadınla erkek arasındaki problem eşyalar.
EX: Bak şimdi. Babam bakan olsa, ben de o bakanlığın açtığı ihaleleri alan şirketin sahibi olsam. Kazandığım parayla dev Türk bayrağı diktirsem. Ya da karımın babası İstanbul belediye başkanı olsa, ben de inşaat şirketlerimin başında olsam, her yana beton döksem, İstanbul kazaaan ben kepçe.
ME: Bunlar olabiir şeyler büyük düşünmeliyiz tabi ki babalarımızın da biraz daha cevval davranması gerekebilir.
EX: Ardından bi sarışın şarkıcı karı alsam. Umreye gitsek beraber. Yurda döndüğümüzde kendi arzusuyla örtünse TV starı, sarışın, şarkıcı zevcem.
ME: Her şey ne güzel, ne karlı ve ne uhrevi olabilirmiş.
EX: Veyahut, mukaddes değerlerimize saldıranları bir bir ifşa eden bir gazete mi çıkartsaydık acaba?
ME: Bir yerlerde bir yanlış yaptık fakat inşallah geç kalmadık.
EX: Ya dün gece… Bak noldu! Gece yatmadan hanımla makineli tüfeği açık bıraktık, rahaaat bi uyku çektik. Ratatatatata!.. Sonra da Libido ile Militarizm arasında ter içinde gezinirken yine hanımla dün gece... Leopar desenli kamuflaj kıyafetini keşfettik.
Yine uzun bir sessizliğin ardından…
EX: Şöyle bitirmek isterim dostum, şu röportaj mevzunu. Lautréamont’un harika dizesiyle, sanki bizi güzel anlatıyor: "Kıyı boyunca dört nala gidiyor atlarımız, sanki insan gözünden kaçarmış gibi"
- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -
Ağustos 2010
Saturday, October 02, 2010
GRANÜLASYON DOKUSU
Wednesday, September 29, 2010
Zeytinburnu Monologues in Poland
.gif)
Diverçity. Learning from Istanbul at CCA Ujazdowski Castle, Warsaw
Artists: Can Altay, Osman Bozkurt, Ergin Cavusoglu, Deniz Gul, Emre Huner, Ceren Oykut, Didem Ozbek, Bas Princen, Tayfun Serttas, Solmaz Shahbazi, Ali Taptik
Beyond any strict urban planning or architectural perspectives, the intension was more to give voice to the inner and more personal artists’ observations and intuitions. What results are the tiny pieces of reality and fiction, recognized, combined, transformed and retold.
Fictive narrations, based upon a long tradition of story telling allow to reveal different, often marginal or hidden, images and voices. That is why a lot of diverse voices can be heard – those of monologues of the inhabitants of a collapsed city district; dialogues of the people brought by daily coincidence to the microcosm of a small grocery; girl questioning and playing with the new rituals of consumerism; photographer’s testimony, who recalls desire of self staging.
Small gestures and rituals can generate distinctive city locations, which contribute to the vast mechanism of the city, like informal ‘republics’, characterised by alternative visual or performative codes. They create its intensity on the very street level, in the form of spectacle of everyday life shortcuts, ad hoc relations, and coincidential occurences like quotidien performances.
Contemporary city speeds up, so that the historical architectural layer of the past, taken for granted, becomes somehow a materialized phantom. It returns however, in the internal, individual encounters, memories and phantasies. If we go beyond the economy-based categories such as growth, expansion, or modernisation, what images and stories could be revealed when one imagines the city’s future – and its future inhabitants? The horizon ahead seems less and less predictable, balancing between rising hopes and dystopian disillusions, and the future begins imperceptibly now and can go beyond with our imagination. For some of the artists ‘Imagined now’ goes thousand years ahead in the drawing projections or is documented in the images of the city’s outskirts, where
the city expands its borders and changes its shape, shifting from the mass scale to micro scale.
Monday, September 27, 2010
tophane saldırısı üzerine yasarla yazışmalar..
Tophane Saldirisi'nda mutenaslastirma konusu, (neredeyse sanki orada
bir linc girisimi olmamis gibi; Erdogan'in sozleri ve medyanın olayı
ele alışı... Korkunc ornekler var, yazar ismi istersen,
dayanamayacagim bir tane verecegim, Cengiz Candar)
Antrepo binalarının ilk olarak İstanbul Modern, ikincil olarak Sanat
Limani ve her daim Bienal mekani olarak sanata atanmasinin altinda
yatanın Galataport Projesi olması konusu
ve son olarak Istanbul 2010'un sistematik olarak turizme hizmet etmesi
konusu toplu bir paket. Ben bu pakette, sanatın şişme bir bebek gibi
kullanılmasını goruyorum.
İkinci bir paket ise kimsenin nedense konusmadigi bi konu:
Otekilestirme kulturunun merkezine oturtulan Sanat. Sanatcilar.
Dusunceye, yoruma, ifadeye ve bunun bir hayat tarzı olarak gorunur
oldugu alanlara yapılan saldırılar. Turkiye'de sindirilen en buyuk
mevzu ifadesizliktir. Ulke neyi nasil ifade edecegini bilmeyen, bu
yuzden ellerine silah alan, tas alan, sopa alan cocuklarla,
yetiskinlerle doludur. İnsanlar ifadeni sergilemenden, bedenini
sergilemenden, düşünceni sergilemenden tahrik olurlar.
Cok da iyi biliyoruz ki Tophanelilik bir aidiyet ve kimlik ise,
Sünnilik de bir kimlik, Kadınlık da bir kimlik, Cinsiyetten bağımsız
olarak Beden de bir kimlik.
Otekilestirme egemen ideolojinin pompasıyla basıyor ruhlara. (bkz 6-7
eyl.) "Senin burada olman beni tahrik ediyor" cumlesinin emlak
fiyatlarıyla kurdugu iliski, kimlik politikalarıyla kurdugu iliskiden
cok daha zayıftır kanımca.
yine kanımca bu olay, orgutlu olması, kitlesel olması, sembolik olması
ve anlasılan o ki (karakolda vakit geciren arkadasların anlattığı
hikayelerden) polisin de bilgi dahilinde olması sebebiyle gayet siyasi
bir olay. Mahalleli sınırını asan bir olay. Konunun ilk elde mahalle
baskısı ve mutenalastirma arasinda sosyal ekonomik politik olarak
okunacagi muhakkak. Ben de twitter'da ilk boyle yazdım. Ancak, buna
bir level daha eklenmeli.
Benim bundan sonrası icin kuracagim iliski mahalleli ile sanat
galerine yonelik degil, (bunu zaten herkes cok dusunecek, cok kuracak)
sosyal/kent bilimcilerle sanatcilara yoneliktir.
Dusuncem o ki;
sanatcıların, mutenalastırma ve hayat tarzına yapılan saldırı
ikilisinden sıyrılıp sanatçı olarak kendilerine yapılan saldırıyı
degerlendirmeleri gerekir. Sosyal ve kent bilimcilerin de bu konuya
egilmeleri gerekir.
Kendi problemleriyle bogusmakta olan, kendimizi ayakta tutmaya calisan
insanlarız biz. Bir yandan da topluma surekli kendini anlatmaya
calisan. Toplum tarafından "anlasilmayan", kendi kendine takılıyorlar
diyerek otelestirilen, etkisiz ve elimin avcu kadar bir kitleden
bahsediyoruz.
Sanatın, sosyal bilimciler tarafından, toplumsal dinamikleri yeteri
kadar shape etme yetenegi olan bir durum olarak degerlendirilmemesi,
yıllardır bu alanda calisan - politik sanat, kamusal sanat, sosyal
yapılarla ilgilenen iliskisel sanat gibi - sanatcıların cabalarının
sosyal/toplumsal okumalara eklemlenememesi ve islevsiz halde
masturbatif bir pozisyona itilmesi bizzat bu ayrımı doguran seyin ta
kendisi. Sanatın tehdit olması'ndan bahsediyoruz, sanatın ahlak
bozmasından, sanatın adı konamaz bir virüs gibi mahalleye sızmasından
bahsediyoruz. Nicin? Sanatın, bırakın Tophane'ye, bu ulkede hicbir
kuruma, hicbir mekana, hicbir genc bireyin kafasına aslen
yerlesememesinden bahsediyoruz. Burası Turkiye diyip kapatalım mı
konuyu; sadece hayat tarzımıza yonelik saldiri mi diyelim? Kentsel
donusum mu diyelim?
Sanat yazılmıyor, sanat anlasilmiyor, elestirilmiyor, gundem
edilmiyor; her seyden cok da Turkiye'nin icinde bulundugu binlerce
durumu aciklarken referans verilmiyor, adres edilmiyor; hicbir sanat
eseri hicbir mevzuyla İLİŞKİLENDİRİLMİYOR. Oysa iliskilendirecek o
kadar is, o kadar konu acan, soz soyleyen eser var ki. Sanat öcü.
Sanata (sadece gorsel sanatlardan bahsetmiyorum, yazarlardan da,
müzisyenlerden de, modacılardan da bahsediyorum) karsi savrulan butun
tehditler ve baskınlar ve linc girisimleri gerek mahalleliden, gerek
sivil toplum orgutlerinden, gerek bakanlardan gelen "kabul edilebilir
bir tepki" olarak mutamadiyen sindiriliyor. Onaylanıyor.
Sanatcılar super orgutsuz. Ve bunun acisini cekiyor. Bu da en buyuk
aci ve yuzlesme oldu sanirsam. Tophane Art Walk bu kendiliginden
orgutlenmenin en guzel orneklerinden biri sayılabilirdi; ve bundan
sonra alacagi tavirla birlikte hala sayılabilir.
Son sozum, destege ihtiyacimiz var; iliskilendirilmeye, gundeme
baglanmaya, tartışılmaya, konu edilmeye ihtiyacimiz var. Magazin
tadindaki sergi haberleriyle olmaz bu is.
Yoksa attığın taş ürküttüğün kuşa değmez.
Konu cok boyutlu, ben biraz bu acidan tutmak istedim,
herkese selamlar




