Yapma eyleminin, söyleme eyleminden daha değerli olduğu kabul edilir; özellikle, zeminin kaygan olduğu burada: Bir kulaktan girip obur kulaktan çıkma, gotuyle dinleme, essek osurması, sivrisinek saz, dır dır dır. Adres belirttiğiniz bir eleştirinin yerine varması da öylesine zor. Adresle tarif bulunamayan bu coğrafyada, sokak isim ve numaraları süreksiz çünkü biliyorsunuz. Böyle durumlarda en iyisi, gidip de o yere en yüksek binayı dikmek, taşa sıçmak ve bez getirmek, göğü delmek, yiğidin mali meydanda dedirtmek.
Kendimizi konumlandırdığımız yerlerde ettiğimiz sözleri bırakalım, yaptığımız isler bir yere gitsin diye, çeşitli yan yollar ve tüneller araştırıyorum. Buralarda dolanırken, kendime de, konumlamaya da farklı noktalardan bakma lüksünü elde ettim güzel ki. Şikâyet etme handikabından kendimi sıyırdım. Kendi eylemimde özgürleşmeye yönelik bir ruh halini yerleştirdim zemine, kaygan coğrafya kayıyorsa benim zaten ayağımda tekerlekler var. Bununla birlikte, söz etmekten ve konuşmaktan alıkoymuyorum kendimi. Bazen tüm bu sözlerle gecen zamanın, boşa gitmiş bir zaman olup olmadığını düşünmüyor değilim. Yine de, sorumluluğu üstüne almak, bu sureci yasamak gerekli. Şeyler oluyor, tespit edebildiğimiz kadar.
Bienal Zamanı'nın ilk sergisi olan En İyi İhtimalle acılısı öncesi, Yasemin'le (Ozcan Kaya) ayak ustu bir değerlendirme yaptık. Kendisinin bu sergide gösterdiği Transfer projesi ve benim Japonya'da çektiğim iki kısa film üzerinden residency durumlarını, kültür endüstrisini ve sanatçının önünde ve ardındaki durumları konuştuk. Tatar Bey Sokağında Alman sanatçılara rezidans olarak tahsis edilen bir binanın giriş katındaki bu sergide, buralı sanatçıların yurtdışında “artist in residency” programlarında yaptıkları işler görülüyordu. Genelde bu işler koseptli sergilerin bağlamları dışında kaldıkları için, onları görmeye fırsat olmuyor; bu anlamda ilginçti.
Salı-Çarşamba-Perşembe açılışları, yağmur ve partiler, Bienal konuşmaları, Bienal acilisi, yüzlerce parti, özel davetler, yeni galeriler, protestolar, bienal magazin haberleri, sanatci isleri, 11 Eylul, 12 Eylul. Bu arada bir 2010 muhabbeti, para muhabbeti, fon muhabbeti, p+r muhabbeti, acayip dedikodu, acayip dedikodu, kritikten öte (çünkü belirttiğimiz gibi kritiğin, bir adresi, zamanı, referans noktası (zemini), gerekçeleri, önerileri, yorumları vs. vardır) Tüm bu şatafatlı görünüme rağmen 11. bienal, 10. bienalin yarattigi taşkın, problemli ve eril gösteri havuzu yerine, taksim-tophane hattında sele dönüşmemiş ancak çukurlarda biriken durgun sularda aksediyor. Sanki bu kez, herkesin yeri daha sağlamlaşmış, aktörler çoğalmış, pasta büyümüş ya da bu hoşluk kabullenilmiş belki kimileri sessiz protesto ederken kimileri sessiz is bitiriyor. Neler oluyor artık bilemiyorum.
Günümüzde sanat yapmanın ne demek olduğuna dair kafa patlatan biri olarak, İstanbul Bienali benim icin cok cok önemli bir organizasyon ve bunu takip eden tüm "paralel etkinlikler" de. Kim ne yapiyor, aklimi ne açıyor, canimi ne acıtıyor, insanlar ne düşünüyor, ne hissediyor, nasil yorumluyor. İstanbul'da her gecen sene katlanarak büyüyen "gorunur sanat ortami" (pazarı diyemiyorum) büyük bir şans. Tabii ki kendimi şanslı hissediyorum. Tüm dünyada olan bitenden "çok da" farklı şeyler olmuyor burada. Bir kültürel değiş tokuş, bir karşılıklı büyülenme ve farklılıklarla, eli arttırma durumu.*
En büyük eleştiri, WHW'ye ve Koc sponsorluğuna ve temaya geldi. Hakketen de karmakarisik bir mesele. WHW- What, How and for Whom yani Ne, Nasıl ve Kimin İçin demek. Acayip bilinçli ve iddialı sorular, brief'le çalışan bir ajans gibiler sanki. Koç, "Banka Kurmanın Yanında Banka Soymak Nedir Ki?" sözlerini seçmiş iletişim kampanyası için. Bu da tamam. Sanatçılar "İnsan Neyle Yaşar?" kavramsal çerçevesiyle belirleniyor. İşte, her şey yerli yerinde. Koç, banka kurmaya ve sermayeye dikkat çekiyor,gayet mantıklı. WHW, for Whom sorusunu tabii ki günümüz dengeleri içinde cevaplıyor. Her koşulda serbest piyasanın içinde olduğumuzu, önemli olanın verdikleri mesaj ve bu konuda gösterdikleri çaba olduğunu söylüyor. Gerçek bu. Çünkü neyin ne olduğu, tarafların kim olduğu, kimin kazançlı çıktığı somut veriler üzerinden her zaman tartışılır. Özellikle bu iki soru, statükoyu ve düzeni korumaya eğimlidirler. Oysa aradaki çatlak, bir isin nasıl yapıldığındadır. Bir işin nasıl yapıldığı bazen bazı şeyleri değiştirir. Ben How- Nasıl sorusuyla ilgileniyorum. Neyin ne olduğuyla ilgili bir ara metinden sonra, nasıl yapıldığına gelelim.
Vehbi Koç, 3 Ekim 1980'de, Kenan Evren'e bir mektup gönderir:
"Orada bu darbeyi desteklediğini ve ordunun muzafferiyetini övdükten sonra, belli noktalarda da akıl veriyor; “Türk ordusunun bu hareketi son derece geçerlidir” dedikten sonra, “Yıpranabilirsiniz, aman yıpranacak hareketlerden kaçının. Eğer ordu yanlış kararlarla yıpranırsa, memlekete diktatörlük, onun arkasından da komünizm gelebilir” diyor. “Vaktinde demokrasiye dönülmesi konusunda da aman dikkatli olun, bu konuda kantarın topuzunu kaldırmayın. Bu arada da anarşistlerin mahkemeleri hiç uzatılmamalı, cezaları süratle verilecek kanunlar çıkarılmalı ve polis teşkilatının imkânları arttırılmalı. Buna ilişkin ne yapılması gerekiyorsa yapılmalı en kısa sürede. Yoksa ‘faşist ordu iktidara geldi, kapitalistlerle birleşerek Türk işçisini istismar ediyor’ propagandası yapılır. Böyle bir iftira karşısında bir an evvel işçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek kanunlar bir an önce çözülmelidir. DİSK’in kapatılmış olmasından medet umanların bu anlamda heveslerinin kursaklarında kalması lazım,” diyor." şeklinde anlatıyor Ali Bilge, Ömer Madra'yla, Türkiye'de İş Dünyası ve Devlet İlişkisinin Tarihi isimli konuşmada. Şöyle devam ediyor:
"Diyor ki mesela; “Kıdem tazminatları kurulacak bir fonda toplanmalıdır. İşçilere ödenecek yıllık miktarlar ayrıldıktan sonra geriye kalan kısım kamu ve özel sektör yatırımları için düşük faizde kullandırılmalıdır.” Islahat hareketi olarak görüyor 12 Eylül’ü, mesela diyor ki; “Bu hareketin muvaffak olması için komünist partilerin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, bir takım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettireceğini göz önünde bulundurun, uyanık olun, bu teşebbüsleri muhakkak engelleyin.” “Solcu örgütlerin, Kürtlerin ve Ermenilerin!”
Vehbi Koç'un bu sözleri hangi bağlamda değerlendirilmeli? Bu bienalin en büyük sorusu budur. Bienalin 12 Eylül'de açılması ve İran'dan Kafkaslara 70'li ve 80'li yılları, komünizmi, ihtilalleri ve çöküşü araştıran sanatçıları davet etmesine rağmen Türkiye'de 12 Eylül'le ilgili sorular soran sanatçıların yer almayışı hakikaten talihsiz, üzgünce, eksik. Sanat dünyamızda, spekülatif şeyleri ve en çok yıpratmayı sever şahsiyetler, WHW’ye "Vehbi Koç durumu" imzalı bu gerçek mektubu e-posta atmadılar mi acaba? Gerçi ciddiye almayabilirlerdi, "Yok canim, Türkiye’de olur böyle şeyler, yenilir, yutulur" diyerek. HaberTurk'teki bir magazin programında, kırmızı halıda yürüyen Bienal davetlilerini gösterdikten sonra programı bitiren spikerin söylediği gibi, "Sergi, genç nesillere Brecht'i tanıtmayı hedefliyor" kadar da düşmeden, bu bienal, hepimizin ürünü olduğu, bahsi geçen apolitik kuşağa, bu topraklar ve civarıyla ilgili epey dar bir dönemsel perspektif sunuyor: Sınıfsal mücadele bu ülkede hiç olmamış gibi.
İşlere gelince, Stephen Wright'in da dediği gibi, sanatçıların bir çoğu olan biteni arkadan takip eder. Stephen Wright güzel konuşuyor her zamanki gibi. Oysa, Erivan'daki toplumsal ve siyasi yapıyı, sokaklardaki direnişleri görmesek, herkesin parklarda bu tarz yürüyüşlere çıktığını sanabiliriz; bu, Erivan doğumlu Karen Andreassian'ın mekândaki kolektif hafızaya dair verdiği bir erör mü? Ya da, Gulensu ve Gülsuyu Mahallelerinde, bienal kapsamında yürütülen "tarihin dokusu, ilkokul sergisi" sunumunu, katılımcıların da anlattıkları gibi, romantize edilmemiş ve etrafı içine alan bir süreç gibi düşünebiliriz. Zannetmiyorum, son üç senede o bölgede olanları takip edenler, niçin çalışma sahası olarak bu bölgenin seçildiğine hala ikna olmuş değil. Keza sözlü tarih çalışmaları da, urban envanter belgelemesi de son on yıldan fazla suredir üniversitelerde uygulanan araştırma yöntemleri. Ne yazık ki, eski Platform binasında, çok az yerel ve belki %75 kadarı uluslararası izleyiciye yapılan "Kültürel Aracılar" adli sunum sonunda, büyük fonlarla yürütülen bu etkinliğin fayda değeri ve bölgeden çıkış stratejileri gibi önemli sorular cevapsız kaldı.
Acayip problemli, sanatçının da küratörler kadar zaman zaman içine düştüğü ve çıkış yolunda kaybolduğu iki durum var: 1. Temsilin kendisi olma, 2. Ötekileştirme. Antrepo, ele alınma biçimi, islerin bir araya getirilmesiyle Brecht’in yazdıklarına erişemeyen bir temsil olmuş. İçeriden ilk akla gelen korkunç dekor bir "kafe", gecekondu ve Nükleer Bomba Sığınağı Taslağı, varlığıyla ne olduğuna anlam verilemeyen yerleştirmeler, mekânı alt edecek büyüklükte koskocaman bir kırmızı tribün (Belarus hükümetine ait bir kopya olduğunu öğreniyoruz) ise işlevsiz. Parfümcü kızı ve tsort katlayan ekibiyle Aydan Murtezaoglu ve Bulent Sangar'in kavramsal boyuttan izleyiciyle iletişim kurma boyutuna gecememis kurgusu... temsilin kendisi olma batağına saplanıyor. Bu küratörler tarafından bilerek tercih edilmiş bir durum olabilir mi? Serginin bir kitap gibi okunma isteği, bir donemin ruhunu yansıtma arzusu? Tutun deposunda bu temsiliyetin farkında olan isler, buralardan izleyiciyi alıp başka yerlere, başka sorulara goturecek heyecanlı sanatçılar vardı iyi ki. Jesse Jones, günümüz ütopya-sonrası toplumunda siyasi hareketin marjinalliğini ve geçerli siyasi eylem biçimlerinin krizini sorgularken, örneğin, sahte özgürlüklerin iyi bir eleştirisini sürükleyici bir kurguyla yapıyor. Ya da Jinoos Taghizadeh, basitlikle çok yere dokunan, güzel işler çıkarmış, İran’da devrim zamanı topladığı gazeteleri işleyerek. Genel bir değerlendirmede, sanatçılar üzgün sanki, umutsuz, hepsi de tiksinmiş hakikaten dünyadan. Tek umut veren Brian Holmes oldu bana.
Yine de yaklaşımın dönüştürücü olması için, okuma isteği uyandıran bir narasyona erişmek gerekir. Grand naratif de, Brecht de öldü... Küratörler Brecht’in öldüğünü kabul ediyorlar, tamam. “Bienal kavramsal çerçevesini geliştirmede Brecht'i bir başlangıç noktası olarak alırken yöntem sorunu da hayati bir önem taşıyor. Brecht'in izinden giderken, onun günümüzde akademik solun bir Che Guevara'sı veya geleneksel ortodoks solun değişmez yazarı imgesini görmezden gelerek "Brechtoloji"ye ve onun deneylerinin sayısız yeniden keşfinin son bulduğu çıkmaz sokağa umursamazca yüz çevirmek mümkün mü? Bunun yerine Brecht'i, serginin biçim ve yapısını ararken önderlik edecek (kızıl) bir hat olarak takip etmek, bu "bakmanın ötesinde”ki yaklaşımla izleyiciyi daha üretken bir katılımcı, hatta bir suç ortağına dönüştürmek mümkün mü?” sorusu teorik olarak yerli yerinde. Ancak didaktik bir adımın ötesine geçemeden, bu yöntemin Nasıl uygulandığında takılıyor. Niçin, ekonomiyle, kültürle ve sanat üretimiyle bu derece yakından ilgilenen bir kavramsal çerçeve, bir form olarak sergi mekânizmasının, bunun hizmet ettiği ekonomik ilişkileri ve ambalajı kurcalamıyor? Katılarak soru sormayı arzulamak, Brecht’i kızıl bir iplik gibi takip etmek, dünü bugünde yeniden yorumlamak, “Bakın, bunları, bunları yapacağız ve yapıyoruz, bir şeyi değiştirebileceğinize inanın, sanatçı öyle diyor” demekten öteye geçemez mi? Bu sorularla ilgilenen bir ekip, bu işi yaparken, prodüksiyon bütçesini dağıtırken, sergisini ve stratejisini kurarken, farklı bir Bienal Ekonomisi önerebilir miydi? Sergi olmayan bir İstanbul Bienali? Temsil yerine, harekete geçip, aynen Brecht gibi, sergi mekanizmasının, “bir üretim aygıtı olarak yapısını kesip açmayı” başarabilir miydi? “Brecht bizi, kuralları hakkıyla öğrenip eleştirel yetilerimizi veya müdahale ve değişim potansiyelimizi köreltmeden nerede durduğumuzu tekrar tekrar yeniden düşünmeye, dünyayı amatör aktörlerden oluşan bir yer olarak görmeye davet ediyor. Brecht, yazar ve yönetmen olarak, tiyatronun "üretim aygıtı"nı sürekli kesip açmayı ve ortaya sermeyi, sonra da yapısını bozarak onu dönüştürmeyi hedefledi; bizi "çağdaş sanat aygıtı"nın mevcut çıkmazından kurtaracak yaklaşım da bu olsa gerek. Brecht'in ortaya koyduğu "işe yararlık" sorunu burada öncelikle sanat ile toplumsal ilişkilerin etkileşimini gözlemleme ihtiyacı anlamına geliyor” diye yazılmış sergi manifestosunda, işe yararlılık kısmı beni kalbimden vuran nokta. Niçin sanatçılara bu hususta bu memlekette proje yürütmeleri salık verilmiyor örneğin? Niçin, izlemenin edilgen mağduriyetine yönlendiriliyoruz. Çünkü ben, kendimi işe yaramaz hisseden bir “sanatçıyım”. İşe yarıyor muyum diye her sabah uyanıp sorduğumda, sanatla uğraşmaya kendimi motive etmek için bu ülkede yeterli zeminin olmadığını görerek sadece hayıflanmıyorum. Bu, bir var oluş sendromuna dönüşüyor ne yazık ki. Kişisel motivasyon ve ekspresyon genelde, delilik olarak algılanır bu topraklarda. Tepeden inme sanat anlayışımızı, İstanbul’u bir dünya starı yapma arayışlarımızı bir kenara bırakalım. Yapılan sergi, açılış ve partiler, bu ortamın müdavimleri arasında, maddi-manevi bir alışveriş doğurabiliyor mu ki, halka dokunacak da bir “yarar” oluştursun? Bu bir nebze, İstanbul piyasasına da özgü bir durum. Açılış öncesi, Yasemin’le konuşurken, Tokyo rezidans macerasının bana faydası bu oldu dedim. Çünkü dünyada, sanatın talep edildiği, en sade sergilerin sadece sanatçılar tarafından değil, reklam, moda, tasarım dünyası, mimarlar ve tüm kreatif endüstri olduğu kadar, halk tarafından da kuyrukta (pompalanmadan) izlendiği ve anlamlı olduğu bir yerler var. Kreatif endüstride, rezil işler olduğu kadar, iyi işler yapanlar da var, baskın ideolojiye karşı savaşanlar da var. Sanatın sergi dışında iyi yapıldığı yerler var. Burada kendi galerisinin dışındaki açılışlara gitmeyen galericiler, sergi dolaşmadan tavsiyelerle iş alan kolektörler, Bienal gezmeyen sanatçılar, güncel sanatı aşağı gören çoğu sonradan görme bir kreatif endüstri, politik sanatla olmayanı birbirinden koparmış bir sistem vs var. Tabii ki böyle olmayan, başka bir yer de var burada, tekerleklerimle dahi çekip gidemediğim, beni kendine bağlayan. Nedir onlar? Sorularım.
Ekonomide, talep denen şey, yaratılan bir şeydir. Sanatçının da, tüm ekosistem kadar bu talebi yaratmada sorumluluğu var, bana kalırsa. Türkiye’de herkes, krizi bir fırsata dönüştürme merakında. Bu, tam tamına talep yaratmakla ilgili bir durum değil mi? İnsanlar genelde önlerini göremez, bazı akıllılar fırsat kollayıp hiç girişilmemiş alanlarda piyasa oluştururlar. Talebin eksikliği, şikayet edilecek bir mevzu değildir. Zeminin olmaması da şayet öyle. Zemin yoksa biz yaratacağız, talep yoksa biz talep edeceğiz, soru yoksa biz soracağız. Az önce İstanbul sanat ortamını incelemeye gelmiş iki Hollandalıyla muhabbet ettim, kafaları birbiriyle çelişen açıklamalar ve davranışlarla karışmıştı. Yapılanlarla söylenenlerin tutarsızlıkları, aynı şeyi yapıyor görünen iki oluşumun birbirlerine karşıt söylemler içinde olmaları, eleştiri yok diye şikayet edenlerin sordukları sorular karşısında defansa geçmeleri… Açıkçası, ifade ettiğin şeyi yapmak ve ifade ettiğin şeyi yapıp yapmadığının sağlamasını yapmak, adım adım bir dil oluşturmak, süreklilik arz etmek, kendine referans verebilmek, bir anlam inşa etmek aşırı önemli ve bir o kadar da zor bir şey. Ben bunları yapabiliyor muyum? Evet, bir kısmını; hayır, çoğunu yapamıyorum. Henüz, yeni yeni fark ediyorum, tamamını yapabilecek olanağı, zamanı ve odağı kendimde istediğimi. Söylem ve hareketin nasıl bir talep oluşturacağının bilgisini üretmek ve yine bu ikilinin niçin bir zemin oluşturabileceğini öngörmek, ikinci adım. İşleri bir kat daha zorlaştıran şey şu: Dışarıdan bir gözün (mümkünse profesyonel), söylediklerinle yaptıklarının ya da bir yaptığınla öbür yaptığının birbirini tutmadığını sana söylememesi. Bu, kendinle debelenmek, zavallıca debelenmek demek en sonunda.
Gelelim kendinle debelenmenin faydalarına. Bir: Daha uzun zaman alsa da, gideceğin yolun sonunda kendinden başka hiçbir şeyin olmadığını görüyorsun. İki: Bunu gördüğün andan itibaren, her şeyi farklı görüyorsun, kendini de. Üç: Gerek sanatsal, gerek yaşamsal iradenin, sana dayatılan ekonomi ya da sistem değil, senin yaratabildiğin ve diğerleriyle paylaşabildiğin olanaklar olduğunu öğreniyorsun. Bu, seni güçlü ve özgür kılabilir.
Kendinle debelenmenin zararı ise görene kadar görememek, eğilimlerini; belki de hiç görememek! Eğilim, yatkınlık, kendiliğinden zorlanmadan, kolaylıkla yapabilmek; arzu, istek, merak, iştah kadar değerlidir. Bu denklemin sol kısmı zeminin, sağ kısmı da talebin olur böylece. Üzeri de inşaat.
*Türkiye, bu kapsamda, yıllardır uyguladığı tek tipleştirme politikası yerine, söylemde dahi olsa yeni yeni kurguladığı "farklılık" stratejisini Cumhuriyet’le birlikte geliştirseydi nitekim kültür devrimi denen sey belki gerçekçi olurdu. Olmaya da bilirdi. Çünkü "oteki" ezilmiyorsa, kapitalizmde gücü tutan grup tarafından pazarlamanın bir aracı olarak uysal bir güzele dönüştürülüyor. Kültür turizmi bunun için süper geçerlidir, dünyada. "Öteki", zor bir mesele.
NOT: Antrepo'da açılış gecesi bir gencin bodyguard tarafından bir odaya çekilip tekme tokat tartaklanması, ve X-large denen klüpte yine bienal partisi sırasında bir bayanın uyarılabilecek yere taciz edilerek ve sürüklenerek kapı dışarı edilmesi herkesin gözünden kaçtı, yaygara koparacak denli önemsenmedi.
2 yorum:
mükemmel bir yazı olmuş.
hepimiz biraz şaşırmıştık, bienal'in kavramsal çerçevesi açıklandığında. bir yandan merakla beklerken diğer yandan afişlerle yavaş yavaş duvarlarda belirmesi ciddi bir "bulantı" yaratmıştı. aslında sistemin önemli bir aracı: karşıtını yaratmak. diğer bir değişle kendi kurallarıyla karşıtını kendi elleriyle oluşturmak. bu noktada karşıtın içi boşaltılarak sistemin pürüzsüzlüğü korunuyor.
sanırım bienal süresince yapılan en iyi etkinlik 6-7 ekim'de yapılan "happining"lerdi: sahici ve içten, toplumsalla bağını oluşturup hedefi 12'den vuran (en azından vurmaya çalışan).
bienal yazıları çoğunlukla parti dedikoduları-sponsorların etkisi- işlerin sıkıcılığı ekseninde. sanki her bienal sıkılmak ya da yakınmak üzere geziliyor ve yazılıyor.
ben de bazen televizyon karşısında ya da internette geçen 30 dakikanın bienal gezmekten daha etkili olduğunu düşünenlerdenim.
bu yazı iki sene de bir ortaya açılan ilişkiler yumağını farklı düzlemlerde ayıkladığı, ve "biz bunun neresindeyiz" sorusunu çok net sorduğu için değerli. yoksa 2009 yılında İstanbul'dan global geçmiş dökümü alınırken "bize de insan sevgiyle, ahlakla yaşar önerilerini hazmetmeye çalışmak düşer" demek kolay.
teşekkürler deniz gül!
Post a Comment