Friday, February 27, 2009

Gayri Maddi Emek Üzerine Notlar

Elmas Deniz kendini duyururken Vivre Sa Vie filmindeki Nana gibi "I am responsible" diyor. "I close my eyes, I am responsible" sözleri ne muhteşemdir Godard'ın. Nana aç kalıp tanımadığı adamlarla yatmaya başladığında tam anlamıyla bağımsız olduğunu kabul eder. Bu duruşu önemsemekle birlikte, Deniz'in aynı yazıda örneğini verdiği paralaksı geliştirmek gerekir. Paralaks: Gözetleyenin konumunu değiştirmesiyle birlikte objenin yer değiştirmesi. Sistemin gayri maddi emek üzerinden alan açtığı ve kendi dâhilinde -ya da dışında- sanatçıya biçtiği rol onu uysallaştırıyorsa, hatta sanatçı olarak adlandırdığımız kişi kendi eylemindeki iktidarı kaybetmeyle karşı karşıyaysa bulunduğu noktadan hareket etme özgürlüğünü hatırlamalıdır. Sistem, bir gözeten nezdinde yer değiştirip bilgi ve değer üretimine biçtiği rolü yeniden tanımlarken bu rolü üstlenen kişi paralaksı kendi avantajına çevirmeli ve sistemi farklı gözetleyebileceği pozisyona geçmelidir. Zaten sanat tarihinde olan biten de bundan farklı değildir. Ancak bu şekilde totaliter bir sanat tasavvurundan kurtulabilir. Bu, insanların gerçekten de "Açsın, cebinde paran yok; aklin ve entelektüelin var. Peki aptal mısın?" sorusuna onlar kadar dayanaklı biçimde ve ne yazık ki onların dilinde cevap vermeyi gerektirir. Pardon, Siz Kimsiniz'de (2006) geçen diyalog, tam da bana yöneltilen bu soruyla acizce ve safça dövüştüğümün, dolayısıyla aynı dili konuşamadığımın ve hususta yenilgimin bir örneğidir. Kazancım varsa, o da diyalogu benle geçiren iki adamın bileceği iş.
Maurizo Lazaratto'nun Gayri-maddi emek üzerine Muhtelif 4'te yayınlanan yazısı post-Taylorist ekonomide şekillenen bu süreçten oldukça net bahsediyor.
"Maddi olmayan emek metanın kültürel içeriğini üreten etkinlik bakımından, normalde iş olarak kabul edilmeyen bir dizi etkinliği içerir; diğer bir deyişle kültürel ve sanatsal standartları, modayı, zevkleri, tüketici normlarını ve daha stratejik olarak kamuoyunu belirlemeye ve kurmaya yönelik etkinlikleri. Bir zamanlar burjuvazi ve çocuklarının ayrıcalıklı dünyasına ait olan bu etkinlikler, 1970'li yılların sonu ile beraber bizim 'kitlesel entelektüellik' diye tanımlaya geldiğimiz dünyanın parçası haline gelmişlerdir. Bu stratejik sektörlerdeki büyük değişimler, sadece işgücünün bileşimi, yönetimi ve düzenlenmesini, yani üretimin örgütlenişini değil aynı zamanda ve daha derinden entelektüellerin rol ve işlevlerini ve toplum içindeki etkinliklerini radikal bir şekilde değiştirmiştir."
Lazaratto'nun sözünü ettiği değişim, üretimle tüketim arasında kendini bir arayüz olmak durumunda bulan görsel sanatçılar ve görsel iletişim tasarımcıların yaşadığıdır. "Eğer Fordizm sermayenin yeniden üretim döngüsüne tüketimi entegre ettiyse, post-Fordizm de buna iletişimi entegre etmiştir" der Lazaratto. Bu süreçte değer yaratan/biçen/geliştiren, teknolojinin sonsuz imkânlarını yeniden imge, üst imge ve bu imgeye eklemlenen birtakım deneyimler üretmeye kullanan tipoloji, aynı zamanda tüketiciyi belirleyen sanatçıya özdeştir. Bunun dışında duran pratikler, herhangi bir ekonomiye otursun/oturmasın, sistemin atfettiği "toplumsal ilişki" üretiminden çıkamadığı içinse sürecini eğlence ve bilgi üzerinden yaşar. Tom Hobert, e-flux journal'ın 3. sayısında Art in the Knowledge-based Polis adlı yazısına Viena, Güzel Sanatlar Akademisi'nde okuyan bir öğrencinin bilgi üretimini "emtialaştırılmış, endüstriyelleştirilmiş, ekonomisi kurulmuş ve serbest ticarete özneleştirilmiş" diyerek tanımlamasıyla başlar ve Hornsey Affair olarak tarihe geçen eylemi anlatır. Hornsey, bugün üniversitelerde görsel sanatlar ve görsel iletişim tasarım adı altında verilen sanat eğitiminin 68'deki karşılığına DUR diyen; pratikle teoriyi, entelektüelle olmayanın kopukluğunu onarmaya uğraşan bir yakarış. Resim, heykel, seramik gibi özelleşmiş alanlarda işleyen "lineer" sanat yerine açık ağ örgütlenmesini koyan, bilgi/araştırma temelli pratiklerin de sanata dâhil olduğunu öngören bir eylem. Kavramsal sanatın, sanatın emtialaşmasına bir reaksiyon olarak doğduğunu hatırlayarak, Viena'lı bir gencin bilgi odaklı sanat pratikleri üzerine söylediği söze geliyoruz. Gayri maddi emek üzerinden konuşabileceğimiz bu tepkiyi, imge kadar erişilebilir bir network'te üretilen/tüketilen diğer biçemlerin artık bilgi toplumlaşan çağın olumlayıcıları olmasına (ara yüz/ iletişim ekseniyle) dayandırabiliriz. Öyleyse bugün herhangi bir üretimin sanat olup olmadığına kim karar veriyor ve dahası sanatçılar herhangi bir marka yöneticisi ürününe “konsept” üstüne kavram yüklenmesini talep ederken, Richard Brenson uzaya tur düzenlerken, ya da bilim insanları insan filan klonlarken kendilerine neleri engel (analım saygı değer Barney'i) görüyor? Sistemin değercisi olmayı mı? Belki.
Makaleler krizin sanata iyi geleceğini tartışıyor. Bazılarıysa küratörlerin müzelere döndüğünü ve tekrar kurumsallaşmanın yükseleceğinden bahsetmekte. O müzeden bu kuruma paketlenip postalanan iş sirkülâsyonu ortada. Oysa son on yıldır olan biten - ki benim de aklım başımdaki tarihim öncesine gitmez- bana problemli, etkili, hareket doğuran, kendini yıkan, sosyal düzeni dönüştürebilen sanatçı modelini çağrıştırmıyor. Sanatçının görevi budur demiyorum, haddim değildir. Dediğim, kavramsalı, zanaatkârı ve enteraktifçisi, eleştirel olma güçlerinden taviz vermemek adına ekonomiye girmeden üretiyorlarsa, kendi kabuğuna kısmış ve edilgenleşmiş “olabilir”. Durduğu yerde putlaşmış olabilir. Elini eteğini hayattan çekmiş olabilir. Varsın olsun, diyen de olabilir. Yine de bu bir çıkmazdır. Bu camiada ayaklarımı yerden kesecek bir iki insanla tanışmayı büyük şans bilmekle birlikte son seyahatlerimde gördüğüm o ki, sanat üretimi özellikle bizim kuşağın içinden çıkamadığı bir yerdedir. Etraf toz dumandır demek daha doğru çünkü neyin ne olduğunu belirleyecek güç, kurumların sanatı standardize etme çabaları ve kreatif endüstrinin talepleri doğrultusunda parçalanmıştır. Burada soru, sanatçının kendini tayin hakkıyla ilgili o yere varır. Konuyu Aylin Sunam'ın Adnan Yıldız blogunda yayınlanan yazısına referansla, dönüştüğümüz o "tüketici" kavramıyla açalım.
Sunam, görsel sanatlar eğitiminden sonra reklam dünyasında çalışmaya başladı. Piyasadaki talebi kurgulayan bir iletişimci olarak soruyor: "... (şirketler) bizleri ikna etmek için saçma sapan yeni ürünler geliştirip, onlara giden innovasyon parasının 10 katını bize geçirip, kar etmeye devam edecekler mi? Çevreye zararlı ürünler, ödenmeyen fazla mesailer, çocuk işçiler, atıklar olmadan, kafamızı ütülemeden çözüm sunabilecekler mi?" Bir başka deyişle Lazaratto'nun entelektüel etkinlik ekonomisi olarak tarif ettiği süreç “kafa ütüleme” aşamasında içine girdiğimiz krizle, yeniden tanımlanmakta olan kapitalizm ve iletişim çağının web 3.0'e atlamasıyla nasıl bir evrim geçirecek? Web 3.0'ün web 4.0'e gitmesi ne kadar vakit alır bilemiyorum ama web 3.0 diye tanımlanan evre, altyapısal gelişmelerin tamamlanacağı bir zamana işaret etmekte. Endüstriyle ve toplumla ilişkimizi değiştirecek yenilikler üst yapının inşasıyla mümkün olacak ve aynen web 2.0'ın toplum ve üretim, bilgi ve erişim üzerinde yaptığı etkinin onlarca belki binlerce katı hayatımızı değiştirecek (diye beklenmekte). Bu projeksiyona “bedava ekonomisi” olarak özellikle kültür ve eğlence endüstrisinin arzuladığı paradigmayı da ekleyerek sanatçının payına düşeni tartışabiliriz.
Günümüzde endüstri ve endüstri sonrası toplum henüz iletişimciye, sanatçıya, artı-değer yaratıcısına bir arayüz nihayetinde ihtiyaç duysa da (bu coğrafya, gelişmekte olan toplumlara doğru kayarken) bir on senede nihai tüketici kendisiyle kurulan toplumsal ilişkiyi ele geçireceğe benziyor. Aracıyı ortadan kaldıracağı gibi yıllardır beslendiği tüketim zincirinde, kendini metalaştırmayı başarmış ve artı değeri kendinde oluşturmuş, üreticiye buyruk verecek şekilde donanımlaşmış olacak bu kişi, firmaların birebir muhatabı, geri bildirimcisi, değerleyicisi konumunu üstlenecektir. Firmalar, bugün iletişimcilere harcadığı parayı, bedava ekonomisinin tırmandığı kurgularla, online sistem üzerinden son tüketiciye vermeyi arzuluyor neredeyse. Sonunda gayri maddi emek, kol gücünün kafa gücüne evirildiği zaman yaşananları başka biçimlerde dijitalizasyon üzerinden yaşayacaktır. Üzgünüm, birçok kişi bir kez daha işsiz kalacak. Sistem onları tasfiye edecek; böylece sanatçı inisiyatifleri gibi sisteme “alternatif” olarak öykünen yapılar dahi ilk kez kendi otonomluklarını bu yeni gerçeklikle tanımlamak durumunda kalacaklar. Gerçek toprak yerini sanal toprağı çeviren (ve reel olmadığı için limitleri de olmayan bir sanal gayrimenkul alanı- evet, orada ölüm ve yokluk, kıtlık ve kanaat olmadığı için- kendi değerini nasıl bulacaktır?) mal mülk sahiplerine bıraktığı ortamda, emeğin el değiştirilebilirliği ne olacak? Bugün tanımlanmaya çalışılan bu. Kapitalizm bu yarışta geç kalmamak için reel mülkiyetin sanala transferiyle uğraşıyor. Alan, olduğu gibi tanımsız ve bugüne dek artı-değer yaratımıyla uğraşmış kişilerin tanımlamasını bekliyor. Bu, bir avantaj çünkü gerçekten de üretici ile tüketici arasında sürdürülmesi gereken ve boku (argo ya da kaba sözcük) çıkan iletişim bedelinin, tüketici üzerinden (ve onun rızasıyla) kurgulanması, yaratıcının da sanatçının da endüstriyel mirastan kurtulduğu an olacaktır. Bu noktada soru, aradan kaybolacak katmanın ürete geldiği ve müdahale etmekten çekinmediği ideolojiye ne olacağıdır. Tüketimin ve ideolojisizliğin dibine vurulacağı kolaylıkla öngörülse de tasfiye edilen, kapitalden bağımsızlaşan, bedava ekonomisini avantajına kullanan ve web ortamındaki eşitlik ilkesini alt edemediği için güç dağılımı gözetmeyen bir kesim, ideolojilerin kapitale eşitlendiği o yerden uzaklaşmayı başarabilir. Bu süreç, sanatçının önündeki alanlardan biridir. Buna engel, görüntü ve bilgi kirliliğinde özün algılanamamasıdır. Yıllarca herkes yazdı, oysa hala aynı çukurda dönüyoruz gerçeklik konusunda. Where do we go from here?

Thursday, February 26, 2009

Selin'i çok özledim. o muhteşem oldu. varkala'ya ulasinca yeniden dogmus gibi.


denizim canim tatli bocegim... euheueh bu sabah varkalaya ulastim, 5te uyandim trende, her yer karanlikti, yavas yavas aydinlanirken hava etrafi seyrettim. yesil ne guzel renk boyle!!! muson zamani... topraktan yesil fiskiriyor, her yer islak, mis gibi koku... kalp cakrami actim icimi sevgiyle askla doldurdum. ;) otele vardigimda gencten bi cocuk karsiladi, sizin odaniz arkada dedi beni mikinin gecen seneki odasina yerlestirdi... hemen dus aldim deniz kenarina kostum onlarca yunus atlaya ziplaya ilerliyorlar... yarim saat onlari izledim gozden kaybolana kadar sonra sekerler cukulatalar aldim kendime yuruyus yaptim simdi de internet kafedeyim.... etrafta hic kimse yok... hala yagmurlar devam ediyor o yuzden cogu restoran hut insa edilmemis henuz yeniden. geldim buraya oturdum bakalim neler olacak...

dun gece dondum varkalaya, 5 gun keralanin western ghats denilen ic tarafini gezdim ve neden varkalada oldugumu farkettim... jungleda kaldim 2 gun ve asik oldum, 2 haftaya insallah tekrar gidicez, heyecanlaniyorum dusundukce. turkiyeye ait hissetmiyorum hic derdim ya, belki de baska bi ulke/yer degil, doga ait oldugumuz yersana cok uzun yazmak istiyorum ama neyi nasil kelimelere dokucegimi bilmiyorum... bir suru proje var burda yapacagim, gel buraya bi bak aklina yatar belki burdaki hayat... burdaki deniz hic bi yerdekine benzemiyor da, anlarsan dilinden kucakliyor, oksuyor, dev dalgalariyla agzini burnunu temizliyor ustune, gunesi ayi anlatamam. gel istedigin zaman, kalcak yer, yemek icmek dusunme.. kocaman pembe bi evimiz var, baska kocaman bahcede 3 tane hutimiz var, yer bol, ayni yeri paylasicaz ama birlikte yasayalim biraz hehehe ;)burda bi artist residency harika olur, halehle konustuk tesadufen bi hafta once falan, beni biriyle karistirip gmaildan mesaj atti sonra napiyosun hala geziyor musun dedi ben de bi nabiz yokliyim diye varkalaya yerlestim artist residency dedim, cok heyecanlandi... jules var yillarca sirkte calismis catlak bir kadin omurgasini incitince 7-8 ay once sirk hayati bitmis sanata donmus, o da bu iste baska bi projem de burasi spices cenneti ve ayurvedanin dogdugu yer, dogal vucut urunleri, yaglardan bitkilerden ciceklerden ve dogal kiyafetlerbaska bi tanesi de junglea agac ev yaptirip, insanlari goturmeye baslamak, healingin yolu bu bence, dogaya birakmak kendini ve o seni kucakliyor zaten, kerala inanilmaz bir yer, expeditionlar duzenlemek istiyorum! ayrica bi teklifim daha var ben burda ince pamuklu tahta baski ve batik, rengarenk kiyafetler yaptim, insanlar cok begendi ve yunanistan ve londraya davet etti 2 kisi kiyafetlerini al gel sat diye, burda birsuru kiyafet yapip mesela yazin bi ay dolasmaya ne dersin hem gezme hem para kazanma, 2 canta dolusu kiyafet uyku tulumlarini alip full macera!bu arada 2 ayi gecti duzenli yoga yapiyorum, durusum degisti ve vucuduma aklima faydasini son 1-2 haftadir bariz hissetmeye basladim. yoga duruslarini tam dogru yapmak hayattaki hedeflerimden biri oldu, tavsiye ediyorum.bakalim ne diyceksin kisa mailima...\seni cok seviyorum, gelirsen dunyalar benim olur!xxxxxxxx

Wednesday, February 25, 2009

kate winslet


Marion Cotillard onu tarif ederken tam da hislerime heyecan oldu. Winslet'ın en ufak bir bakışı bin kat derinine sürükler adamı. Tutkusu insanca, yere yakın. Onun o -yalnızca size özelmiş gibi- tuzağına düştüğünüz, kontrol edemediği bakışları; yamulan ağzı, sertleşen vücudu, sonrasında anında sizden uzaklaşabilme gücü ve kendi oyununa dalıp gitmesi. Üstelik oynadığı karakterler, oynunun kolaylıklarını da taşımıyorken. Cool, steril, oyuncu oyunculardan değil. Büründüğü karaktere ilüzyonist gibi yaklaşmıyor. Garip bir şekilde her oyununda hem karakter hem kendini ele veriyor; çirkin ve güzel, seksi ve bayağı. Neresi güzel, neresi gerçekçi diye sorgulattırıp dibine kadar teslim alıyor sizi. Kate bu yıl kavuştuğu özgüvenle yeni doğar, sıfırdan çizer çizgileri. Extraordiner bir oyuncu yetişiyor. Hayranınım Kate!

Tuesday, February 24, 2009

Acil durumlarda, kayboldugunuzda...

Turkcell abonelerine bir servis yapıldı. Şu an aktif. ACIL yada NEREDEYIM yazıp 7777 veya 2222 numarasına mesaj gönderirlerse, kendilerine aşağıdaki mesaj gönderiliyor.
Turkcell'lilerin bilmesinde fayda var.
BULUNDUGUNUZ BOLGE İstanbul, Üsküdar, Altunizade, Tophanelioğlu Caddesi
COGRAFI KONUMUNUZ (41 derece 01 dk. 09 sn Kuzey, 29 derece 02 dk. 41 sn Doğu)
SIZE EN YAKIN NOKTALAR Altunizade Polis Karakolu 214 m , Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi 145m, Polis Karakolu Otobüs durağı 35 m
Polis Imdat 155, Alo Jandarma 156, Hizir Acil 112, Itfaiye 110

Saturday, February 21, 2009

fotoğraf bakmayı seviyorum.


Canım sıkkın olduğunda, fotoğraf bakmak istiyorum. O da çok çok nadir. Canımın sıkkınlığı değil. Sessiz kalıp fotoğraf bakmak istemem. İki harddiskim de arka arkaya cokunce, yillar boyunca cektigim, cektigim her fotografi kaybetmis oldum. Kaybettim. Negatif bir seyler cektigim yil da son olarak 2000. 2000'den önceki gerçeklik üzerine de düsünür durdum son gunlerde; ayri bir konu.
Öyle Kyoto'da bir temple'da Japonların arasında oturmuş, turizm yapıyordum. Turizm yapmaktan cok sıkılıyordum, zamanım gelsin su temple'ı da geziyim, su agaci da goruyim, gormeden fotograflar cekiyim, bir an evvel aksam olsun diye tum gorevlerimi yerine getirme eziyetine giriyordum. En son turizm icin turist oldugum gezi kim bilir ne zaman? Kapadokya filan belki aileyle birlikte. Her sehirde mutlaka gorulmesi gereken o yerlere gittigimde huzursuz ama yalnız ve dingin; cogunlukla her daim El hamra'da oturur gibi zamana sıkışmış huzursuzlugumun gecmesini saatlerce bekleyerek gecer de gider zaman.
Önüme ikili ikili japonlar gelip kırmızı halının üzerine oturuyorlardı. (İç ses: Ben hep tektim.) Gözümün önünde yanındaki bayana ayak masajı veren bu bayanı gören tek ben miydim diye bakındım etrafıma. Aynı anda bir çok ikilinin bir çok hareketi gözüme çarpıyordu; herkese eşit zaman harcıyordum. Şu an aklımda kalmayan hareketleri ince detaylarına kadar izliyordum. Nitekim aklımdan uçmuş gitmiş olan bu anı öyle gizli, çevik, suçluluk ve bir o kadar elim titreyerek fotoğrafladım ki! Resmen hatırlamak isteyerek. Hava soğuk ve güneşliydi. (Tarkan, kış güneşi) Etraf kalabalığa rağmen bir harmony içindeydi. (Japonlar'ın favori sözcüğü: harmony) Ben oturdum, her zamanki gibi bende heyecan uyandıran bir şey gördüğümde bakmayarak, bakamayarak izledim bu ayak masajını.
Bu ayak masajı bende ne gibi heyecanlar uyandırdı? Soru bu mu, bilemiyorum.
Sonra bir gün, bir fotoğraf makinesi aldık. (Babamla, Almanya'dan) Fransa'dan döndükten sekiz ay sonra. Ve o yaz Kayaköy'de fotoğraf kampına gittik. Çadırda kalıyorduk. Her sabah 6'da uyaniyordum. Günebakanların fotoğraflarını çekiyordum çünkü gün doğarken yeniden açıyorlardı yüzlerini güneşe dönerek. Herşeyin her saatte fotoğrafını çekiyordum. Her ışık ne kadar da değiştiriyordu görüntüyü. Hayranlık, uykusuzluk ve hareket. Dağları aşıp kimsenin girmediği koylardan denize giriyorduk. Saatlerce yürüyorduk ve yürürken açıları değişen ışığı takip ediyorduk. Teoman dinliyorduk.
(Böyle romantik bir insandım ben.)
Yıllarca sürdü.
Tepe noktası, son noktası, dönüm noktası oldu bir gün. İlk kez yaşadığı deneyimler yıllar geçtikçe azalmıyor insanın, insan hep azaldığını düşünse de. Öyle kudurmuşcasına, susamışcasına- neredeyse makinem elimin bir parçası olmuştu-fotoğraflar çektim ki. Bir gün (o gün hafızamda nerede başlıyor, nerede bitiyor sınırlarını çizemiyorum) iki yanı buğday tarlası, dar toz-toprak bir yolda kırmızı bir Şahin'de (ya da Doğan'da) Kardeş Türküler'in Doğu albümünde gidiyoruz. Ya da uzaklaşıyoruz, arkada başka bir gün Allah'ın unuttuğu bir manastır, ve Suriye sınırında kimsenin Türkçe konuşmadığı bir köyde o evden o eve, bütün evleri dolaşıyoruz; ben omzumda asılı fotoğraf makinesini gizleme ihtiyacını ilk hissediyorum. Yine de alıkoyamıyorum kendimi her şeyin fotoğrafını çekmekten. Bir oda boyunca duvara dizilmiş yorganları, yüzünü yabancıya hiç açmamış çenesi dövmeli bir kadını, onun ellerini, çenesini, şakaklarını. Ve daha fazlasını.
Sonrasında geri, kendine, evine döndüğünde yabancı, bırakıyorum makineyi. Bi daha da elime almıyorum. Alsam da bakmıyorum vizörden. Gerçek fotoğraflar çekemiyorum. Sahte fotoğraflar arzuluyorum. Gerçekten iğreniyorum; dikizledin, çaldın, onlara ne verdin; yabancılığımdan utanıyorum. Yıllarca muhasebesini yapıyorum durumun.
O kamera'yı bıraktıktan sonra dijitale geçiyorum ve kaydetmediğim her an için rahatlama duyuyorum vicdanımda. Dijitalleri kaybetmemin de nedeni ilişiktir.
Şimdi ne güzel, sıfıra sıfır. Elde var sıfır. Fotoğrafla, gerçekle ve görüntüyle, başka bir yerdeyim.
Mete'nin sahaftan topladığı "tanımadığı" X ailesinin görüntülerinden sonra, o yere gidelim. (Dedim ya, fotoğraf bakmayı seviyorum.)

http://www.flickr.com/photos/metehanozcan/2816659843/in/set-72157607054655619

Wednesday, February 18, 2009

üzülerek... araya giriyorum.

Icon veda ediyor!
Dünyanın en yenilikçi tasarım ve mimarlık dergisi olarak kabul edilen Londra merkezli icon dergisini 2 yıldır Türkiye’de yayınlamış olmaktan gurur duyuyoruz. Özgün hikayeleri çok az olan bir ülkede icon gibi genç, yenilikçi, sarsıcı, ezber bozan, geleneklere sırtını dönmüş, bir yaptığını bir daha yapmayan, muhalif, iyimser bir derginin yaşaması bir mucizeydi. Biz bu mucizeye inandık. Gerçek olsun diye çalıştık. Olmadı.
Olmadı çünkü buralarda tasarım dekorasyonla aynı kefeye kondu.
Olmadı çünkü buralarda yaratıcılık pek makbul bir kavram değilmiş.
Olmadı çünkü buralarda erken öten horozun kafası kesilirmiş.
Olmadı çünkü buralarda ‘felsefe yapma’ diye bir halk deyimi varmış.
Olmadı çünkü....
Ama mutluyuz... hayallerimizi gerçekleştirmek için denediğimiz için mutluyuz.
Icon Türkiye yayın hayatına son veriyor. Bu iki yıllık yayın hayatında icon’a destek veren yazarlarımıza, tasarımcılarımıza, icon’a inanan tüm reklamverenlerimize, okurlarımıza, abonelerimize ve gönül destekçilerimize çok çok teşekkür ederiz.
Tasarım yayıncılığı açısından çok önemli bu deneyimin gelecek kuşaklara iyi şeyler bıraktığıyla avunuyoruz.
Hoşçakalın.
(biz, icon'cular)

Thursday, February 12, 2009

I have killed all the problems because I am I - to hell with the selbstbespielung and all those sfisms - je veux vivre

Zamandır dusunuyorum sanat diye bisi var mi diye, varsa nedir; bi dolu insanin yaptigi- cabaladigi- verdigi ugras nedir, nereye gider. Etkilendigim herseyden sonra duruyorum, hicbi si yapamiyorum, yeteneksizim, elimden bi si gelmiyo; hakketen ne yapiyorum ki diye. Sonra kendini toparlaman, yaptigin seyleri bir guzel anlatman, sayfalarca yazman gerekiyor ve yapmadan duramadığın için yapman. Neden Double life of Veronica'yı seyrederken "eh, yeter kusacagim" geldi.
Bu yola ilk nasıl girdigimi biliyorum. Susan Sontag'ın Fotoğraf Üzerine'de yazdığı o inanılmaz an benim de başıma geldi. "Herhangi bir insanın vahşetin en amansız boyutlarını gösteren fotoğraflarla ilk defa karşılaşması, bir tür ifşadır, prototipik açıdan da modern ifşadır. Benim kendi payıma bu ifşayı yaşadığım an, Temmuz 1945'te Santa Monica'daki bir kitapçıda tesadüfen gördüğüm Bergen- Belsen ve Dachau fotoğraflarıydı. O güne değin -fotoğraflarda ya da gerçek hayatta- görmüş olduğum hiçbir şey, içimi bu denli keskince, derinden ve anında deşmemişti. Gerçekten de, tam olarak ne hakkında olduklarını kavramam yılları alsa bile, hayatımı o fotoğrafları gördüğümden önceki dönemim (o zaman henüz on iki yaşındaydım) ile sonraki dönemim olarak ikiye ayırıdığımı söylersem abartıya kaçmış olmam."
Ben Susan Sontag olmadığımdan, yaşadığım şeyin böylesine de farkında değildim. Kimin olduğunu bilmeden Fransa'nın güneyinde bir yerlerdeki kasaba'nın kilisesindeki siyah-beyaz insan portrelerinden oluşan bir sergiyi hatırlıyorum - on dört yaşındaydım ve ben de tam anlamıyla bir kadının suratına mıhlanmıştım. Hayatım o günden sonra aynı olmadı. Hatta, yalnız ve tam anlamıyla keşif dolu bir buçuk aylık o geziden sonra. İşte bir gece içmiş bunları Hale Tenger'e anlatıyordum. O malum filmi, MTV'de suratlarını "ünlü" (Türkçe'de de bu "ünlü" lafı aldığı -li -lı -lu -lü ekinden bana pek bir eğreti gelir) yüzlere benzetmek için ameleyatlar geçiren kızları, iki yıldır deşifre etmek için başlarının etini yediğim yaratıcı/ anlatıcı insanları, Adorno'nun Estetik teorisini, Debord'un Gösteri Toplumu'nu ve Dada Almanac'ını filan araya sıkıştırığım çeşitli zamanlarda, sonra yaptığım işleri düşünüp eskiden ne bol noktalı cümleler kurduğumu ve artık yüklemden mi nedir kaçtığımı. Karar verdim, imaj kötü birşeydir ve bu yaptıklarımız sanat değildir. Oysa tutunanlar ve tutunmak isteyenler olarak, portfoliolarımız hazır, herkese gönderimde; ağın içerisine girilir, formattan geçilir ve imaj üretilir. Hikaye üretilir- hadi diyelim, anlatılır. His aktarılır, çığlık atılır; buna bak, bunu gör denir. Ki bu makbuldür ve elzemdir; yaraları sarar, paylaşımı çoğaltır ve insan olmayı ortak bir bilince dönüştürür. Rahatlatır. Arıyoruz, form arıyoruz; yeni anlatım biçimleri arıyoruz; yeni görme biçimleri arıyoruz; yeni düşünme biçimleri arıyoruz. Etkilenmek istiyoruz -etkilenmiyoruz. Şaşırmak istiyoruz, sarsılmak istiyoruz -olmuyor. (kim der ki dünyayı değiştirebileceğimize dair inançlarımız var?) Birileri de yazsın ne kadar ideolojisiz, devamsız, tükenmiş ve tüketici olduğumuzu. Bu işler kötüdür desin. Piyasayı yaratan, değer biçen, o müzeye, bu galeriye, şu sokağa kamusal peydahlanan bu işlerin izleyicisi ancak ve tek güncel sanat ağı içerisinde tanımlanmış bir takım entellektüellerdir ve üretim onlar adına ancak onlar tarafından siparişlenmeden, dolayısıyla emeğin hiçbir ekonomiye giremediği, dönüşemediği bir kendini tatmin dahilinde gerçekleşmiştir. Sanatın etki ettiği onlar değilse de belki pompalanmış, parayla "güzelleşmiş" estetik güruhlardır. Peki onlar bahsettiğimizden pek bir şey anlıyorlar mı?
Bugün bakılan şey gerçeklik olmalıdır. İçinde bulunduğumuz, kendimizi tükettiğimiz toplum olmalıdır. Tüketiciden başka hiçbir şeye dönüşme arzusu olmayan, bu nidada imajlarla büyümüş, imajlarla donanımlanmış, imajlarsız - imgelersiz düşünemeyen, ne yazık ki var olamayan ve habire kendini yeniden üreten - aslında tüketen- formlarda can çekişmekteyiz. Hikaye anlatmaya ve artizanlığa laf etmiyorum. Sadece ahşaptan oyulmuş bir bumerangı bir nasyonel müzede görmektense National Geographic'de belgeselini seyretmeyi daha ilginç bulmadığını kim söyleyebilir? Derme çatma evlerinde aynalarının karşısına geçip diş telleri ve fönletemediği kıvırcık kalın telli saçlarıyla seksi görünmek, üzgün görünmek, alımlı görünmek, etkilenmiş görünmek için çalışan genç kızların Kürk Mantolu Madonna'dan daha vurucu olmadığına kim?
Sinema da, heykel de internet de bu gerçekliğin vuku bulduğu alanlarda deformasyonlar yapmalıdır. Kes, böl, parçala, yeniden birleştirin aşıldığı, post-modernizmin öldüğü başka bir dünyaya yelken açtık. Üretilen gerçeklik, gerçek olmayanın gerçekmiş gibi gösterildiği bir zamandan taşmalıdır. Herkes bilir ve mevcudiyetini yaşar ki üretilen yeni gerçeklik, gerçek hayata monte olmaktan sıkılmış -almış başını gitmiştir. Galip gelmiştir.
Bundan sonra fotoğrafı öldürmek için uğraşmak mantıklı geliyor bana. Çektiğim, montelediğim, ayrıştırdığım ve yeniden estetize ettiğim görüntülerden sonra çirkin, bakılamayacak, perspektifen hatalı, eğreti (güzel görünmeye, hatta güzellikten kabul gören gerçekliğe öykünmüş ve olamamış) fotoğraflar için uğraşacağım. Artık hakketen de bi anlamı olmayan görüntünün çiğliğine ne sözcük ne ses ne koku erişebilir ve erişebilmiştir. Sesle, metinle uğraşanlar iyi yapmaktadırlar, yapmaya devam etsinler. Klipçiler de, sazcılar da. Bülent Ersoy'un 90'larda beyaz kürklü peleriniyle Boğaziçi Köprüsüne denizden (evet suların üstünden Mesih gibi) yürüdüğü sahne bile form aramakta, kitlelere ulaşmakta ve Bülent Ersoy algısını değiştirmekte - ancak ve ancak entellektüelize olamadığı, yapan arkadaş da ne yaptığının ayırdında olmadığı için sanat tarihinde kayda geçememiştir- daha başarılıdır. Her numara çakılmıştır, kızdan bar kaldırma numaraları da, kendini yitirilmiş mekanlarda aramak da.
Biliyorum büyük ihtimalle öldüremeyeceğim onu. Büyük olasılıkla bu kısır tüketim zincirinden çıkmak bir mucizedir. Olsun deneyeceğim.

Başlığın devamı: , j'ai seulement une envie folle de vivre - voila tout- Maria d'arezzo (Naples)

Yazar Notu: Yaşasın Napoli ve yaşasın Lale Müldür.
Bu arada Muhtelif sayı 4 gayri- maddi emeği tartışan alakadar bir sayıdır. Beyoglu, Garanti Platform'un zilini calip Muhtelif almaya geldim deyin, bir tane kapın.

Monday, February 09, 2009

AŞIĞIM AŞIK

Come over to the window, my little darling,
I'd like to try to read your palm.
I used to think I was some kind of Gypsy boy
before I let you take me home.

Now so long, Marianne, it's time that we began
to laugh and cry and cry and laugh about it all again.

Well you know that I love to live with you,
but you make me forget so very much.
I forget to pray for the angels
and then the angels forget to pray for us.

Now so long, Marianne, it's time that we began ...

We met when we were almost young
deep in the green lilac park.
You held on to me like I was a crucifix,
as we went kneeling through the dark.

Oh so long, Marianne, it's time that we began ...

Your letters they all say that you're beside me now.
Then why do I feel alone?
I'm standing on a ledge and your fine spider web
is fastening my ankle to a stone.

Now so long, Marianne, it's time that we began ...

For now I need your hidden love.
I'm cold as a new razor blade.
You left when I told you I was curious,
I never said that I was brave.

Oh so long, Marianne, it's time that we began ...

Oh, you are really such a pretty one.
I see you've gone and changed your name again.
And just when I climbed this whole mountainside,
to wash my eyelids in the rain!

Oh so long, Marianne, it's time that we began ...

Sunday, February 08, 2009

Türkiye'de Türkçe < iletişilemiyoruz > anladigim kadariyla

Sayın yolcularımız;

1 Temmuz 2008 (Dahil) tarihinden itibaren yolcu trenlerimizde bagaj taşıması yapılmayacaktır.

Ancak;

- Her yolcunun koltuğunun üst kısmına isabet eden el bagaj alanlarını taşmayacak büyüklükte ve diğer yolcuları rahatsız etmeyecek nitelikte el çantası, bavul vb. eşyalar ücretsiz taşınacaktır.

- Bunun dışında her çeşit tehlikeli ve zararlı eşya ile diğer yolcuları rahatsız edecek nitelik ve büyüklükte eşyanın yolcu trenlerinde taşınmasına izin verilmeyecektir.

- Her şeye rağmen yolcu trenlerinde fazladan taşındığı tespit edilen eşyalar için trende ücret tahsil edilecektir.

Tuesday, February 03, 2009

NEW YORK'TA ATÖLYE PROGRAMI BURSU İÇİN AÇIK ÇAĞRI

Moon and Stars Project tarafından beşincisi düzenlenecek olan
School of Visual Arts New York Yaz Atölye Programı'na başvurular kabul edilmektedir.



RESİM VE KARIŞIK MEDYA
1 Haziran - 2 Temmuz 2009


Programla ilgili ayrıntılı bilgi ve başvuru koşulları; için lütfen tıklayınız.

Son Başvuru 3 Nisan 2009


Program sponsorları hakkında daha fazla bilgi için:

www.sva.edu/residency

www.americanturkishsociety.org
www.moonandstarsproject.org


__________________________________________________________________________________

OPEN CALL FOR STUDIO RESIDENCY SCHOLARSHIP IN NEW YORK

Moon and Stars Project invites applications for the fourth year of the
School of Visual Arts New York Summer Residency Program.


PAINTING AND MIXED MEDIA
June 1 - July 2, 2009


For application procedure and criterias please click here.

Application Deadline April 3, 2009

For more information on the program sponsors:

www.sva.edu/residency
www.americanturkishsociety.org
www.moonandstarsproject.org

Sunday, February 01, 2009

tarifsiz sevdalar içerisindeyim.