Maurizo Lazaratto'nun Gayri-maddi emek üzerine Muhtelif 4'te yayınlanan yazısı post-Taylorist ekonomide şekillenen bu süreçten oldukça net bahsediyor.
"Maddi olmayan emek metanın kültürel içeriğini üreten etkinlik bakımından, normalde iş olarak kabul edilmeyen bir dizi etkinliği içerir; diğer bir deyişle kültürel ve sanatsal standartları, modayı, zevkleri, tüketici normlarını ve daha stratejik olarak kamuoyunu belirlemeye ve kurmaya yönelik etkinlikleri. Bir zamanlar burjuvazi ve çocuklarının ayrıcalıklı dünyasına ait olan bu etkinlikler, 1970'li yılların sonu ile beraber bizim 'kitlesel entelektüellik' diye tanımlaya geldiğimiz dünyanın parçası haline gelmişlerdir. Bu stratejik sektörlerdeki büyük değişimler, sadece işgücünün bileşimi, yönetimi ve düzenlenmesini, yani üretimin örgütlenişini değil aynı zamanda ve daha derinden entelektüellerin rol ve işlevlerini ve toplum içindeki etkinliklerini radikal bir şekilde değiştirmiştir."Lazaratto'nun sözünü ettiği değişim, üretimle tüketim arasında kendini bir arayüz olmak durumunda bulan görsel sanatçılar ve görsel iletişim tasarımcıların yaşadığıdır. "Eğer Fordizm sermayenin yeniden üretim döngüsüne tüketimi entegre ettiyse, post-Fordizm de buna iletişimi entegre etmiştir" der Lazaratto. Bu süreçte değer yaratan/biçen/geliştiren, teknolojinin sonsuz imkânlarını yeniden imge, üst imge ve bu imgeye eklemlenen birtakım deneyimler üretmeye kullanan tipoloji, aynı zamanda tüketiciyi belirleyen sanatçıya özdeştir. Bunun dışında duran pratikler, herhangi bir ekonomiye otursun/oturmasın, sistemin atfettiği "toplumsal ilişki" üretiminden çıkamadığı içinse sürecini eğlence ve bilgi üzerinden yaşar. Tom Hobert, e-flux journal'ın 3. sayısında Art in the Knowledge-based Polis adlı yazısına Viena, Güzel Sanatlar Akademisi'nde okuyan bir öğrencinin bilgi üretimini "emtialaştırılmış, endüstriyelleştirilmiş, ekonomisi kurulmuş ve serbest ticarete özneleştirilmiş" diyerek tanımlamasıyla başlar ve Hornsey Affair olarak tarihe geçen eylemi anlatır. Hornsey, bugün üniversitelerde görsel sanatlar ve görsel iletişim tasarım adı altında verilen sanat eğitiminin 68'deki karşılığına DUR diyen; pratikle teoriyi, entelektüelle olmayanın kopukluğunu onarmaya uğraşan bir yakarış. Resim, heykel, seramik gibi özelleşmiş alanlarda işleyen "lineer" sanat yerine açık ağ örgütlenmesini koyan, bilgi/araştırma temelli pratiklerin de sanata dâhil olduğunu öngören bir eylem. Kavramsal sanatın, sanatın emtialaşmasına bir reaksiyon olarak doğduğunu hatırlayarak, Viena'lı bir gencin bilgi odaklı sanat pratikleri üzerine söylediği söze geliyoruz. Gayri maddi emek üzerinden konuşabileceğimiz bu tepkiyi, imge kadar erişilebilir bir network'te üretilen/tüketilen diğer biçemlerin artık bilgi toplumlaşan çağın olumlayıcıları olmasına (ara yüz/ iletişim ekseniyle) dayandırabiliriz. Öyleyse bugün herhangi bir üretimin sanat olup olmadığına kim karar veriyor ve dahası sanatçılar herhangi bir marka yöneticisi ürününe “konsept” üstüne kavram yüklenmesini talep ederken, Richard Brenson uzaya tur düzenlerken, ya da bilim insanları insan filan klonlarken kendilerine neleri engel (analım saygı değer Barney'i) görüyor? Sistemin değercisi olmayı mı? Belki.
Makaleler krizin sanata iyi geleceğini tartışıyor. Bazılarıysa küratörlerin müzelere döndüğünü ve tekrar kurumsallaşmanın yükseleceğinden bahsetmekte. O müzeden bu kuruma paketlenip postalanan iş sirkülâsyonu ortada. Oysa son on yıldır olan biten - ki benim de aklım başımdaki tarihim öncesine gitmez- bana problemli, etkili, hareket doğuran, kendini yıkan, sosyal düzeni dönüştürebilen sanatçı modelini çağrıştırmıyor. Sanatçının görevi budur demiyorum, haddim değildir. Dediğim, kavramsalı, zanaatkârı ve enteraktifçisi, eleştirel olma güçlerinden taviz vermemek adına ekonomiye girmeden üretiyorlarsa, kendi kabuğuna kısmış ve edilgenleşmiş “olabilir”. Durduğu yerde putlaşmış olabilir. Elini eteğini hayattan çekmiş olabilir. Varsın olsun, diyen de olabilir. Yine de bu bir çıkmazdır. Bu camiada ayaklarımı yerden kesecek bir iki insanla tanışmayı büyük şans bilmekle birlikte son seyahatlerimde gördüğüm o ki, sanat üretimi özellikle bizim kuşağın içinden çıkamadığı bir yerdedir. Etraf toz dumandır demek daha doğru çünkü neyin ne olduğunu belirleyecek güç, kurumların sanatı standardize etme çabaları ve kreatif endüstrinin talepleri doğrultusunda parçalanmıştır. Burada soru, sanatçının kendini tayin hakkıyla ilgili o yere varır. Konuyu Aylin Sunam'ın Adnan Yıldız blogunda yayınlanan yazısına referansla, dönüştüğümüz o "tüketici" kavramıyla açalım.
Sunam, görsel sanatlar eğitiminden sonra reklam dünyasında çalışmaya başladı. Piyasadaki talebi kurgulayan bir iletişimci olarak soruyor: "... (şirketler) bizleri ikna etmek için saçma sapan yeni ürünler geliştirip, onlara giden innovasyon parasının 10 katını bize geçirip, kar etmeye devam edecekler mi? Çevreye zararlı ürünler, ödenmeyen fazla mesailer, çocuk işçiler, atıklar olmadan, kafamızı ütülemeden çözüm sunabilecekler mi?" Bir başka deyişle Lazaratto'nun entelektüel etkinlik ekonomisi olarak tarif ettiği süreç “kafa ütüleme” aşamasında içine girdiğimiz krizle, yeniden tanımlanmakta olan kapitalizm ve iletişim çağının web 3.0'e atlamasıyla nasıl bir evrim geçirecek? Web 3.0'ün web 4.0'e gitmesi ne kadar vakit alır bilemiyorum ama web 3.0 diye tanımlanan evre, altyapısal gelişmelerin tamamlanacağı bir zamana işaret etmekte. Endüstriyle ve toplumla ilişkimizi değiştirecek yenilikler üst yapının inşasıyla mümkün olacak ve aynen web 2.0'ın toplum ve üretim, bilgi ve erişim üzerinde yaptığı etkinin onlarca belki binlerce katı hayatımızı değiştirecek (diye beklenmekte). Bu projeksiyona “bedava ekonomisi” olarak özellikle kültür ve eğlence endüstrisinin arzuladığı paradigmayı da ekleyerek sanatçının payına düşeni tartışabiliriz.
Günümüzde endüstri ve endüstri sonrası toplum henüz iletişimciye, sanatçıya, artı-değer yaratıcısına bir arayüz nihayetinde ihtiyaç duysa da (bu coğrafya, gelişmekte olan toplumlara doğru kayarken) bir on senede nihai tüketici kendisiyle kurulan toplumsal ilişkiyi ele geçireceğe benziyor. Aracıyı ortadan kaldıracağı gibi yıllardır beslendiği tüketim zincirinde, kendini metalaştırmayı başarmış ve artı değeri kendinde oluşturmuş, üreticiye buyruk verecek şekilde donanımlaşmış olacak bu kişi, firmaların birebir muhatabı, geri bildirimcisi, değerleyicisi konumunu üstlenecektir. Firmalar, bugün iletişimcilere harcadığı parayı, bedava ekonomisinin tırmandığı kurgularla, online sistem üzerinden son tüketiciye vermeyi arzuluyor neredeyse. Sonunda gayri maddi emek, kol gücünün kafa gücüne evirildiği zaman yaşananları başka biçimlerde dijitalizasyon üzerinden yaşayacaktır. Üzgünüm, birçok kişi bir kez daha işsiz kalacak. Sistem onları tasfiye edecek; böylece sanatçı inisiyatifleri gibi sisteme “alternatif” olarak öykünen yapılar dahi ilk kez kendi otonomluklarını bu yeni gerçeklikle tanımlamak durumunda kalacaklar. Gerçek toprak yerini sanal toprağı çeviren (ve reel olmadığı için limitleri de olmayan bir sanal gayrimenkul alanı- evet, orada ölüm ve yokluk, kıtlık ve kanaat olmadığı için- kendi değerini nasıl bulacaktır?) mal mülk sahiplerine bıraktığı ortamda, emeğin el değiştirilebilirliği ne olacak? Bugün tanımlanmaya çalışılan bu. Kapitalizm bu yarışta geç kalmamak için reel mülkiyetin sanala transferiyle uğraşıyor. Alan, olduğu gibi tanımsız ve bugüne dek artı-değer yaratımıyla uğraşmış kişilerin tanımlamasını bekliyor. Bu, bir avantaj çünkü gerçekten de üretici ile tüketici arasında sürdürülmesi gereken ve boku (argo ya da kaba sözcük) çıkan iletişim bedelinin, tüketici üzerinden (ve onun rızasıyla) kurgulanması, yaratıcının da sanatçının da endüstriyel mirastan kurtulduğu an olacaktır. Bu noktada soru, aradan kaybolacak katmanın ürete geldiği ve müdahale etmekten çekinmediği ideolojiye ne olacağıdır. Tüketimin ve ideolojisizliğin dibine vurulacağı kolaylıkla öngörülse de tasfiye edilen, kapitalden bağımsızlaşan, bedava ekonomisini avantajına kullanan ve web ortamındaki eşitlik ilkesini alt edemediği için güç dağılımı gözetmeyen bir kesim, ideolojilerin kapitale eşitlendiği o yerden uzaklaşmayı başarabilir. Bu süreç, sanatçının önündeki alanlardan biridir. Buna engel, görüntü ve bilgi kirliliğinde özün algılanamamasıdır. Yıllarca herkes yazdı, oysa hala aynı çukurda dönüyoruz gerçeklik konusunda. Where do we go from here?



