Tuesday, April 28, 2009

Artı-k değer Çarpı-k değer


25 Nisan'ki Burak Arıkan'la konuşmamız üzerine bazı notlar düşmek gerekir diye düşünüyorum; sonu itibariyle belirsiz noktalara dağıldı konu, benim konuşmanın başında oturumu açık tutma ve dahili bir toplantı yapma isteğimle. Deneye deneye öğreniyoruz nereden nerelere gideceğimizi.
Bunlardan ilki, formata ve konuşmanın kurgusuna dair. Eşit ulaşımda- net sayesinde- bir dolu makale okuyoruz bugünkü sanat üretimine dair, yazabildiğimiz kadarıyla yazıyoruz bir yandan üretime devam etmeye çabalıyoruz. Gel gelelim Türkiye'de Artist ve Muhtelif'ten başka üretim-süreç-gösteri-eleştiri üzerine süreli yayın çıkmıyor. Çıkan bir kaç yayına bakın Allah Aşkına, neler yazılıyor aklınız alabilemez. Sunumlar yapılıyor, sanatçı- küratör konuşmaları oluyor, bunlar da kendini anlatabilmek üzerine kurgulanıyor neredeyse amaç piyasayı yaratıp, kendimizi olumlamak. Kaşındığımız yerden, netten solid'e kristalize olabilmeyi önerdiğinde Borga Kantürk; bir "danışıklı dövüş" mevzusu attım ortaya. Birbirimize vuralim, birbirimizi terbiye edelim, kendimizi eleştirelim isterim, dedim.
Bununla birlikte sanat üretimi, sanat ürünü, sanat ekonomisinin yaşadığı daralmaları, tıkanık lavobaları açalım da isterim. İlk kendimi koydum masaya, sonra Arıkan'ı. Arıkan sistem üzerine üretimler yapıyor. Dijital kültürü teorik ve pratik şekillerde eleştiriyor. Ben görseller üzerinden komunike oluyorum hala, surec temelli isler yapiyorum; net üzerinde yaygın bir ağa yönelmek istiyorum.
Sanatsal üretimle gayri maddi emek arasındaki ilişkinin nasıl evrildiğini incelemek istedik. Sanatın bir sistem olarak açık ağ örgütlenmesindeki yeri nedir, bilgi/araştırma temelli pratikler ve ilişkisellik gibi okumalarla bugün dijital ortam üzerinden yaratılan yeni sanatsal ağın ne olduğuna gelmeyi hedefledik. Burada Produsage (üreticinin kullanıcıyla birleştiği) gibi ekonomik alanların oluşmasıyla değişmekte olan endüstriyel değer üretim zincirini, arabulucunun kaybolmasını ya da üretici ve tüketici potalarında erimesini konuştuk. İçerik, bilgi, anlatım, deneyim ve birikim alanları olarak yaratılan platformların, açık sistemler olarak geleceği sanatçının kişisel içerik üreticiliğini nasıl şekillendirecek? Burada, Burak'ın getirdiği önerme dijital ortamların belirlilik, takip edilebilirlik, ölçüm, kayıt, veri, tahmin edilebilirlik zeminiyle gayri maddi olarak tanımlanan birçok değer ve emeğin maddi olmasına ilişkindi. Bu maddiyatın kendini artı-değer olarak değil, çarpı değer olarak getireceğine ilişkin konu, sanatçının yarattığı değer üzerinde hesap sorulabilirliğini çıkardığı için, konu oldukça parasal karşılığa saptı. Benim savım, birlikte içerik üretildiği sürece, paylaşıma açık kaynakların belirsizlik, instabilite, açıklık, eşitlik, mesafesizlik, yersizlik, kontrolsüzlük, hız üzerinden bir takım kırılmalar yaşayacağı ve eş zamanlı gerçekliklerin üreyeceği üzerineydi. Ölçülebilirliğin getirdiği çarpı değerin manevi olarak da çarpı-klığına işaret etmeyi ihmal etmemek gerekir. Konu iki saate uzadı.
Konuşmanın kaydı internet üzerinden yayınlacagiz pek yakında. Aynı zamanda konuşmalar metin haline gelecek, Vahit Tuna'nın yapacağı katalogta da yayinlacak. Konu tartismaya oldukca aciktir, buyrun yazin, yayinlanacak metne ekleyelim yorumları.
Katılanlara teşekkürler.
Bir sonrakini görsellik üzerine yapalım, Bülent Ersoy'a klip çeken arkadaşı bulan olursa, kaçırmasın, lütfen. Çok başarısız mıydık? Değildik. Çok başarılı da değildik. Sonrasında geri bildirim almaya çalıştım. Oturumu kapalı tutup sorulara ve yorumlara sonrasında açmak daha akıllıca olabilir. Diğer yandan editöryel bir etkinliğin faydası olabilir. Soru-cevap-soru ile karşılıklı atışma şeklinde bir yapı ilginç olabilir format açısından; nitekim bunu yapmak çok zor. Son yaptığım çekimlerde iki kişinin oturup ben yokmuşum, kamera yokmuş gibi konuşmasını istiyorum. Hatta Ermenistan'da Ruben, "Ama sen varsın" demişti. Bu pek mümkünatlı değil: Seyirci yok gibi açık açık konuşmak. Yine de seyirciye konuşmak ve bir şeyleri üçüncü şahıs- bilen kişi olarak- anlatmak yerine, karşılıklı konuşmak ve -arayan kişi olmak- odak yaratan bir method olabilir.

Monday, April 27, 2009

Ümit yağsın üstünüze

Ümit Ünal'ın 09 yaz defilesini kimse yazmadan ben yazayım istiyorum. Ama şaşkınlığımdan, bende yarattığı aftereffects'ten sıyrılıp da bir cd kapmayı akıl edemediğim için görseller sonra gelsin. Adam coşmuş, yumuşacık, çocuk saflığında, temizlenmiş, arınmış, şık, asil, sade, makyajsız giysiler üretmiş. Giysi değil, az dokunuşlu kumaşlara acayip formlar vermiş. Şifonlar çok güzeldi, o iki parçadan tek elbise, tek parçadan iki elbise olmuş formlar. Bengisu'yla defile sonunda göz göze geldik, gözlerimiz doldu. "Bütün giysilerin içinde kendini hayal ediyorsun, hepsinin içine giriyor musun?" dedi. "Evet!" Bu hisle birlikte, yürüyen modeller nasıl utanıyorsa patlayan flaşların altında sen de o kadar utanıyorsun güzellikten; el değmeye kıyamamış gibi dokunmuş kumaşlara Ünal. Gözüne sokmadan güzellik, ben burdayım diye bağırmadan emek, kolayca oluvermiş, düşünülmemiş gibi bir bilgi, arınmış. Daha ne methiyeler düzsem azdır. Ben şöyle oldum filmin sonunda (defilenin) "Pes etmeyeceksin. Sana yumruk attılar mı, gel bir de buradan vur diyeceksin, dağılan yerlerinde güller açacak. Kendini kendine kitlemiyeceksin, onlar sana vurdukça sen açacaksın kollarını, hayat aksın üzerimden, toprak yeşersin diyeceksin. Paylaştıkça kendini, kendinden akan sevgini, bilgini, paylaştıkça çoğalacaksın, eksileceksin, yer açılacak, sana içinde yer kalacak." Bugün öyle dertlendik ki kötülüklerden, kendini bilmezlerden, baltayla üstüne gelenlerden, mesafesizlerden ve büyük aldanışlardan, dost kazıklarından, boğazına yapışık kanını emen parazitlerden, iyilerle kötülerin savaşına dair böyle bir sonuç çıkarmamız kaçınılmazdı. Ünal öyle bir jestle bitirdi ki şovunu, podyumun ortasına masalar kuruldu, kekler, poğaçalar, tartlar turtalar; ince ruhlu melek, mütavazi, sofralı melek. Biz de birer parmak aldık, üstümüze Ümit yağsın, bereket yağsın, çalışalım, pes etmeyelim, daha ölmeyelim diye. Bengisu da güzel söyledi: "Her şey bittiği anda başladı. Küçük dilimi yuttuğum andır." Kıyafetleri görünce anlayacaksınız güzelliği. Ah bir de dinoah yürüdü o kıyafetlerin içinde. Şanslı çocuk!

Thursday, April 23, 2009

25 Nisan 2009 Cumartesi Suriye Pasajı

16.00
Elmas Deniz: Başka olasıklar; tarifler, notlar...
Sanatçı, konuşmasında bireysel bir perspektiften, kendi biraraya getirdiği örnekler ile genel sanat problematiği; olası sanatçı –sanat sergileme ve durum yaratma- modelleri üzerine konuşacak. Sanatçı kimdir? Başka olasılıklar için nasıl bir ortam gereklidir? Yaratıcılık kimde aranmalıdır? Tabular nelerdir? Araştırmacı militan kimdir? Sanatçının önlenemez pasifliği. Ezberlenmiş olandan çıkabilmek. Homojen sanat ortanmından kurtulma yolları. Zihinsel mekanihtiyacı konuşmanın ana hattını oluşturuyor. Katılımcılarla birlikte bu soruları geliştirme amacı taşıyor.

17.00
Deniz Gül ve Burak Arıkan: Gayri Maddi Emek Üzerine Notlar
Deniz Gül blogunda yayınladığı mesleki iç döküşleri takiben güncel sanat üretimini sorgulayan bir dizi editöryel etkinliği Suriye Pasajı'ndan başlatıyor. Gayri maddi emeğin dönüşümü üzerine Burak Arıkan'ı davet eden Gül, Arıkan'ın User Labor projesine yoğunlaşarak sorularına cevap arayacak. Program, değişen dünyada sanatın yerinin bir değişmez olarak belirlenmesine karşı çıkan, özellikle de dijitalizasyon ile yeni gerçekliğin peşinden koşan artı değer üreticilerini yıkıcı bir arayışla soru sormaya davetediyor.

GÖRELİ KONUMLAR VE KANAATLER
16 - 30 Nisan arasında Göreli Konumlar ve Kanaatler adlı sergi, İstiklal Caddesi’ndeki Suriye Pasajının 4. katındaki eski bir kayıt stüdyosunda gerçekleşiyor. Sergi, farklı alan ve disipinlerden gelen katılımcıları ile birlikte 15 gün süren işleyen bir mekan ve geçici bir sanat kurumu yaratmaya odaklandı. Kimlik, konum ve farklılık üretiminin belirli kaynaklar ve alışıldık yollarla gerçekleştirilmesine karşıt olarak sergi, katılımcıları ve onların pratikleri dolayısıyla bağımsız ilişkisel metotları üretiyor ve görünür kılıyor. Ortak mekân ve bilgi üretimi, ağ biçimli ilişkiler, bellek, arşiv gibi meseleler ve bunların ürettiği konumlar bu serginin odağında duruyor. Katılımcılar, ürettikleri projeleri aracılığıyla sanat üretimini ve ilişkili olduğu bağlamlar aracılığıyla yerleştiği konumunu, izleme, üretme ve katılım ilişkilerini mekânı kullanma biçimleri üzerinden sorgulamaya açıyorlar.


Sergi 16–30 Nisan 2009 tarihleri arasında Suriye Pasajı’nın 4. katında Pazar hariç hergün saat 12:00 ve 18:00 saatleri arası görülebilir.

Adres: Suriye Pasajıİstiklal Caddesi, No.348, Kat:4 Tünel - Beyoğlu

Tuesday, April 21, 2009

1905- 1910

Eski vücudunda yenilik bulman için Gazne'li bilgeden şu öğüdü dinle:
Nazlanmak için gül gibi bir yüz gerekir. Sende yoksa huysuzluk çevresinde dolanma.
Güzel olmayan yüz ve naz -birlikte- çirkindir. Kör göz ve sancı -bir arada- zordur.
Yusuf'un önünde nazlanma ve güzellik -iddia- etme. Ancak Yakup gibi yakar, ağla.
Papağanın ölmesinin anlamı, yakarıştı. Yakarışta ve yoksullukta kendini ölü yap.
Böylece İsa nefesi seni diriltsin, kendi gibi seni güzel ve kutlu yapsın.
Taş bahar mevsiminde nasıl yemyeşil olur? Toprak ol da rengarenk çiçek göster.
Sen yıllarca yürek yaralayan taştın. Tecrübe için bir zaman toprak ol.
Birinci defter, Mesnevi.

Yasemin

Koku, sana kılavuz ve rehberdir. Seni cennet ve Kevser'e kadar götürür.
Koku, ışık yapan göz ilacıdır. Yakub'un gözü bir kokuyla açıldı.
Kötü koku, gözü karartır. Yusuf'un kokusu göze yardım eder.
Sen ki Yusuf değilsin. Yakub ol. Onun gibi özyaşı ve feryatla birlikte ol.

New Naderi Havuzu


Dertli Derman Muhabbet Bağı'nda

Sözleri itibariyle, müzik itibariyle, aranjman itibariyle, yorum itibariyle on numero bir şarkı dinledik sevgili izleyiciler. şarkı almış başını giderken,
çok uzak kalmak bozdu mu beni blogdan. insan davranışı şekillenen bir halt. Baktim, dinleme sayisi gittikçe artiyor, üstümdeki hayvani sorumluluk duygusuyla ve tembellikle geçemediğim wordpress'e, derli toplu bir yazın hayatına (ama o kadar da dert top icon'dan sonra free fall'ları kaldırıyor hayat) gittiği yere kadar yazma kararına geri geldim. geri geldim istanbul'a. ağır bir yolculuktan. hayat da böylesine ciddiymiş, bunu gördüm.
Ceren, bir gün Beyoğlu'nda yürürken boynuna kağıttan Dertli Derman yazmış bir adam görmüş, sevmiş onu. Haydarpaşa Garı'na otel olmadan indik, orada kalmak istedik Tayyip'e ilk biz kaldık demek için; ama etrafımız o kadar adamdı ki, artık kaldıramadık adam tacizlerini. Kadın olmak ne zor, Allah'ım. O kadar İran'dan sonra, hala anlamıyorum. Taksi'ye bindik alaturka fm istedi Ceren'im. 91.2 imiş. Alemin kraliçesi Ebru Gündeş çalıyor. Derken Deniz Seki'ye üzüldük, nasıl da kişiselleştirdiler, harcadılar kadını! Kadın olmayacaksın, konuşmayacaksın, kadın olup aşık olmayacaksın, aşkını haykırmayacaksın, yuva yıkmayacaksın.
Argınım, ne demekse, yorgunu değil argını beğendik; Hanya'yı Konya'yı gördüm. Selda anlattı, Osmanlı zamanında Konya'da isyan çıkaranları (kimlerdi onlar?) Hanya'ya sürerlermiş, Hanya Yunan adasıymış. Mevlana'yı İran sahiplenmek istiyormuş, bunun için facebook grupları varmış. Aynı zamanda Rusları Sevmirem diye bir facebook grubu daha varmış. Bunu da Azerbaycan'dan Ceyhun, Volkan'a davet göndermiş.
Volkan güzel adam. Adamda bir Anadolu'luk var, aksanında en çok. Sanki, oturuyor bir kahveden çay ve sigara masasından bildiriyor hikayelerini. Hikayeleri coğrafya, toz toprak, güneş (otları yakan) kokuyor.
İran'da son gece tüm taşlar yerli yerine oturdu. Pencereli kapalı, bir evin bir odasında, on kişi civarı Fatma Çiftçi'nin -profesyonel artist'in- "ben bişi içmiyorum" sözleri eşliğinde- meğersem ben safmışım, inanmışım- ve Gökçe'ciğimin Fatih Ürek sempatisiyle, aynen Hoşgeldin Yar'ıyla dans eden güzel insanlar ve artık I need Air şeklinde kendimi kapının dışına attığımda, bir elin beni geri çekmesi, örtmesiyle dışarı çıktık sonunda. Pooya'nın arabasına bindik, yavaştan girerek bir müzik başladı, bütün arabalardaki müzikleri Ceren topladı, ARCHIVE imiş; terkedilmiş Tahran'da yolculuk ettikçe, oturdukça arabada, otele geldikçe, en gerekli gece son geceymiş nitekim. Zaman'ın azizliği bizi vurdu, herkes öyle dumanmış ki, hayatlarda da her dumansız görüş geri dönünce oldu. Ve en hikayesiz, en temize çekilmiş ben bile, bu kez dönüşlerde boşluğa dönmemek üzere train ettim kendimi. Boşluklar boşlukla dolmaktaymış, maddiyat arayanlar Mezzapotamya'ya çekilsin, çöle varsın, vaha görsün; İstanbul'a deveyle dönsün, soranlara "yoldan geldik biz" desin. Yalnız dönmeyeceği kesin: :Yalnız giden, yolcu gelsin eşle dostla.
Gözde'yle oturduk son gün, camdan baktık, fıs fıs fıs konuştuk. Ağaç yaşken eğilir, bitkisel ve son çözüm; biz o treni kaçırmış iki sorumluluk sahibi olarak, lanet etmedik yine de. Odamızın fire escape'i vardı, oradan kaçamadığımıza filan hayıflandık. Sırtlanılan sorumlulukla adım atabildiğimize şükrettik; kaçmak ne kelime heyhat. Geri döndük işte paşa paşa. Sırtlanmaya, yüzleşmeye.
Kimse kendine yalan söylemesin bundan böyle. Devlet sizi yalan söylemeye zorlamıyorsa, tepenize binmiyorsa kim olduğunuzla ilgili, özgürlükler içinde hapsolmayın, Türk insanı! Hint insanı der misin, sen? Alman insanı filan der misin? Millet dersin en fazla, dedi Ceren. Kürt insanı da demessin. Endam öyle şarkılar okudu ki elleri dizlerinin üstünde, onun şarkıcı olmasına arzu duyduk. Gürcüstan dağlarından saatlerce aşağıya inerken, yukarı çıkarken, Endam'ın sesi güzel, o okusun dedim. Sonra, adını Deniz koydum diye bi şarkı okudu, babam aklıma geldi; aylarca isimsiz kalmışım ben. Tiflis'te bir gece vakti Sofie sağolsun parti mekanını cep telefonunun ışığıyla buldu, Hayatta herşey olabilirmiş, parti boktandı ama mekan metruktu, bu Gürcü'ler yeni Tiflis binalarına hayır diyorlar; oysa Tiflis öylesine güzel bir yer ki. Beyrut'u görmedim, işala Mayıs sonunda gideceğiz ama Tiflis, İstanbul'dan doğuya gördüğüm en güzel şehir; en güzel şehir yüzyılların etkisini yitirmemiş, her türlü dönemi mimaride yansıtan, sokakları doğulu şehir. Bana gel, beni yürü diyor her sokağı, en çok da geceleri.
Ermenistan'da dumur olduk, taşla. Taş, taş, taş. İlk gece ağır geldi, sokakta kol kola yürüyen adamlar. Neredeyse az kadın vardı. Aradık bir bar bulduk, yerin bir adım altında, uzun masalara oturduk, sonunda viski içtik. Acelemiz vardı, herşeyi dört katı kadar istedik. Sofie evliymiş filan bunları öğrendik, içkiden ne öğrendiğimizi unuttuk, çok güldük. En sonunda garson geldi, gidin artık dedi. Siktir'in gidin diyorlar, dedik. Ermeniler de sikir git diyorlarmış, ne demek diye sordular. Biz de Fuck Off dedik. İngilizce konuşmak koydu, nedense. Aynı dili konuşma hissiyatıyla dolduk. Tanıştığım herkesin anneannesi, dedesi Van'dan, Erzurum'dan, Muş'tan, Kars'tan Ermenistan'a gelmişler; bu sana böyle denk geldi, dedi Ruben sonra. Ama ben kanaat getirdim öyle olduğuna. Asistanlardan Liana'nın anneannesi Türkçe konuşuyordu. Ben gittim, elini sıktığım anda gözleri doldu, çok genç görünüyordu. Türkçe konuşmaya hasretti, Türk televizyonu seyretmeye çalışıyormuş her gün, Türkçe'yi unutmamak için. Kız kardeşi Sovyet dağıldıktan sonra Amerika'ya gitmiş. Bir tek onunla, telefonda Türkçe konuşuyorlarmış. Onları da özlemiş, kimse kalmadı eskilerden dedi, durdu. Annesi İzmir'liymiş. Babasını İstanbul'da vurmuşlar. Annesi sonra Beyrut'lu bir Ermeni'yle evlenmiş. Fotoğraflarını gördüm, öyle güzel, ince hatlı, beyaz tenli, büyük yeşil gözlü bir beyfendi.
Alelacele çıktık evden. Liana'nın abisiyle karısı legal olarak evlenmeye gidiyorlardı; gelinin ağzı burnunda, hamileydi. Bütün aile giyinmişti; onlar arabaya bindi, ben el salladım. Gözlerimiz doldu karşılıklı. Bu da ağlamaklı olduğum tek andı.
Zeren, sakin ol dedi. Acele etme, böyle. Haklı haklı konuştu. Bana da öyle geldi. Yüksek sesimi, aceleci halimi indirdi. İndirdim, ben de. Ben de zaten daha sakin bir insan olduğumu iddia etmeye başladım, ne zamandır, zaman geçtikçe, dolular boşaldıkça.
Ama gine, gene biliyorum. Ateş boşalabilen bir dolu değil. Ateş yandıkça, öyle kağıt, odun filan atıldıkça ateş de yanmaya devam ettikçe.
Sonra en güzel, herkes hala sabah sarhoşken, Serra göbek attı, bir göl etrafında.