Sunday, January 31, 2010

Meaning:

  • Sun was shining bright. We went for a walk.
  • Sun was shining bright; we went for a walk.
  • Sun was shining bright, and we went for a walk.
  • Sun was shining bright, so we went for a walk.

In the first example, the two sentences are independent expressions, while the last is that of dependence. However the connection of thought in the first examples is just as real as in the last ones, where it is explicitly expressed via the syntax of subordination. In fact, the putting side by side (without any indication of a separation, e.g., of a pause) of two totally nonrelated sentences usually startles the listeners, who try to figure out whether the train of thought was lost for them. This arrangement is either an indication of a mental disorder of the narrator or of humor (similar to garden path sentence).

Mama Stop on Saison Video


Mama Stop! Kouen Debyuu can be viewed online... www.saisonvideo.com
in between February and March 2010.
The program is the second sequence of online films by turkish artists, and is presented as part of the "Turkish Season in France". The selection features young artists and the theme Tensions, who address social and political tensions.

Anne Dur! Kouen Debyuu www.saisonvideo.com websitesinde Subat - Mart 2010 tarihleri arasında izlenebilir.
"Fransa'da Türk Mevsimi" kapsamında gösterilen cevrimici film seckisi sosyal ve politik konulara isaret eden Gerilimler temasına odaklanıyor.


Maman arrête! Kouen Debyuu en cours... www.saisonvideo.com
Février - Mars 2010
Le deuxième volet de films d’artistes turcs en ligne, qui s’inscrit dans la Saison de la Turquie en France, convie cette fois de jeunes artistes interrogeant les tensions sociales et politiques.


-

Mama, stop ! Kouen Debyuu
2008, 1 mn 20

Being first among the short films that focus on the relation between child and mother relationship Mama, stop! Koen Debyuu** is set in Kamakura, Japan. Jumping over a rope with her sisters and mother, the child can not cope with the play as the tempo hardens.
** Kouen Debyuu in Japanese is an expression used for bringing one's child to the local park to play for the first time

Anne Dur! Kouen Debyuu 2008, 1 mn 20
Anne- cocuk iliskisini farkli zaman ve mekanlarda konu alan kisa filmlerden ilki Koen Debyuu*, Kamakura, Japonya'da bir parkta geciyor. Parkta annesi ve kardesleriyle ip atlayan cocuk, tempo yukseldikce oyunla bas edemez hale gelir.
* Kouen Debyuu Japonca, cocugunu ilk kez parka goturme deneyimini aciklayan bir anlatim.

Maman arrête! Kouen Debyuu 2008, 1 mn 20 Le premier de ces courts métrages, Maman arrête !, s’attache à la relation mère-enfant. Kouen Debyuu se déroule à Kamakura, au Japon. Une enfant saute à la corde avec ses sœurs et sa mère, mais lorsque le tempo s’accélère, elle ne parvient pas à suivre le rythme. Kouen Debyuu est l’expression utilisée au Japon lorsqu’on emmène un enfant au parc pour la première fois. Pris au sens large, le film évoque les tensions provoquées par l’autorité parentale. Dans son accélération, la corde saisit à la fois la mère et les enfants, mettant à l’épreuve la maîtrise de la mère et son rôle social. La notion de « jeu » évolue tandis que les personnages se retrouvent au milieu d’une boucle sans fin à laquelle ils ne peuvent échapper.

sinema linkleri

The auteurs'u Efe Cakerel kurmus. Cok bright birine benziyor.

http://bside.com/
http://www.theauteurs.com/
http://worldcinemafoundation.net/

Saturday, January 30, 2010

between the bars

drink up, baby, stay up all night
the things you could do, you won't but you might
the potential you'll be, that you'll never see
the promises you'll only make

drink up with me now and forget all about the pressure of days
do what I say and I'll make you okay and drive them away
the images stuck in your head

people you've been before that you don't want around anymore
that push and shove and won't bend to your will
I'll keep them still

drink up, baby, look at the stars
I'll kiss you again between the bars where I'm seeing you
there with your hands in the air, waiting to finally be caught

drink up one more time and I'll make you mine
keep you apart deep in my heart separate from the rest
where I like you the best and keep the things you forgot

the people you've been before that you don't want around anymore
that push and shove and won't bend to your will
I'll keep them still

Tuesday, January 19, 2010

Beynelminel Katilimiz

17/01/2010

Sorgulanamamış suçlularla birlikte uygar Türkiye'nin geniş ufuklarına bakıyoruz nicedir

YILDIRIM TÜRKER (Arşivi)

Mehmet Ali Ağca’nın tahliyesinin Hrant Dink’in katledildiği 19 Ocak’tan bir gün öncesine denk gelmesi, kaçınılmaz olarak memleketimizin katil-maktul denklemi üstüne bir söz söylüyor.
Ağca’nın avukatı Hacı Ali Özhan, müvekkili hakkında ‘yalan yanlış’ haberler çıkmasından müştekiymiş. “Olumsuz ve aşağılayıcı yorumlarla geçmişin acılarını istismar ederek düşmanlık üretmek yerine sevgi, anlayış ve hoşgörüyü amaçlayan yayınlara ihtiyaç varken 30 yıl hapis yatmış birisine haksızlık yapılmaktadır” demiş. Avukat, Ağca’nın dünyanın her yerinden sayısız film, kitap teklifi aldığını, onları değerlendirip bir karar vereceğini de müjdeliyor. Bir de Ağca, beş kıtayı gezmeyi düşünmekteymiş. Yakışmaz mı?
Hatırlarsınız, Ağca, 12 Ocak 2006’da serbest bırakılmış, Adalet Bakanlığı’nın itirazıyla Yargıtay, tahliye kararını oybirliği ile bozmuştu. Tekrar tutuklanıp Kartal H Tipi Cezaevi’ne yollanmıştı.
Artık bitti. Dönüşü besbelli muhteşem olacak.
Artık bizim de dünya çapında ünlü bir katilimiz var işte. 2006 yılında yaşadığımız şaşkınlıktan da eser yok artık. Çıkışına “Taşeron Mesih” adlı bir biyografi bile yetiştirildi. Saygı Öztürk yazmış. Ne çok satacak kim bilir.
2006 yılında basın farklı bir ruh iklimindeydi. Sanki dünya ayaklarımızın altından çekilmişti. Evet, doğru. Katil aramızdaydı! Ama zaten hep öyle değil miydi?
Herkeste (Adalet Bakanı’ndan sokaktaki vatandaşa kadar) bir çaresizlik, bastırılmış bir isyan, vakur bir celâl vardı. Başımıza bu da mı gelecekti?
Gurur duyan Türkiye’yi temsilen hapishane kapısında Ağca’yı bekleyen bir avuç, kim bilir ardında ya da istikbalinde kaç şeref leşi olan ‘isimsiz’ dışında kimsenin aklı yatmıyordu demek Ağca’nın aramıza katılacağına; katılır katılmaz komünistlere atıp tutacağına, tehditler savurarak iş başı edeceğine?
Oysa katilleriyle koyun koyuna yaşamaya, hatta giderek onların katil olduklarını unutup kravatlarına bakmaya, gün görmemiş sıpacıklar gibi saygıyla titreyerek onların deneyimlerinden yararlanabilmek amacıyla ağızlarına mikrofonlar tutmaya ve bunu asla yadırgamamaya alıştırılmış bir toplumuz. Bu toplumun birlik ve beraberlik içinde başarıyla oynadığı ortak rol, şaşkınlık olagelmiştir.
Bu memlekette her an her koşulda şaşırabileceğimizi, bunun toplumumuzun olağanüstü dinamiğinin işareti olduğunu da böbür böbür hatırlatırız yeri geldiğinde.
Oysa varoluşumuz, unutup barıştırılmak, zorla ve her koşul altında bildiklerimizden kuşkulanmaya yönlendirilmek üstüne mümkün olmaktadır. Yani yegâne varoluş imkanımız katillerimizle bir arada, saygı sınırları içinde seviyeli bir ilişki sürdürmektir.
Mehmet Ali Ağca, kardeşinin de birkaç yıl önce gururlu bir mahalleli diliyle hatırlattığı gibi beynelmilel bir şahsiyettir. Gavurun tanrısına ateş etmiş, kubbe altında bağışlanmış, bu toprakların yetiştirmiş olduğu en şöhretli dünyalıdır. Kendini Mesih ilan etmişliği de cabası. Dudak uçuklatan bir sır perdesinin önünde duran işte böylesine zengin bir psikolojik malzeme. Yargısıyla, siyasi partileriyle, hükümeti ve basınıyla memleketin bütün güçleri onun serbest kalmasına karşı görünürken belki de gerçekten tanrının gizemli işleri çerçevesinde bir mucize koyuvermişti bu deli sandığımız mesihi parmaklıkların dışına.

Basının vicdan kasları
Şaşkınlıktan ve vatanı adına duyduğu hicaptan sesi toklaşmış, yıkılmış fikir erbabına bakacak olursanız, basınımızın vicdani kaslarına hayran kalmamak mümkün değildi.
Oysa bu katil kadroyla amir-memur ilişkisi kanıtlanmış efendilerini silbaştan politik hayatlarının başında gazete kapılarında karşılayan, onların kalkan peşindeki kimliklerini meşrulaştıran aynı basın değil miydi? Pekiyi, bu adamlara dokunulamadıkça, onlar konuşmadık-konuşturulamadıkça, onların beslemesi bu gururlu katillerin içeride sonsuza dek tutulabilmesi mümkün müdür? Herkes kendi payına susarken, pazarlıktan başına düşen bedeli de ödülü de iyi biliyor? Patronları hâlâ subaşlarını tutmuş, devletin sır kasalarının üstünde otururken Ağca ve benzeri katillerin artık tatlı emeklilik günleri gelmiştir.
Ağca ve tetik arkadaşlarıyla saygıdeğer efendilerinin işleri hiç de o kadar karmaşık, anlaşılamaz değildi. Yıllar boyunca kaydeden kaydetti. Saygınlığından hiçbir şey kaybetmeden, burnundan kıl aldırmadan karşımızda dikilen kurum ve kahramanlar, aşkıyla yanıp tutuştukları vatanları için savaşırken yarattıkları cehennemde üretti bu kadrolu zebanileri. Suyunu, silahını, kokainini, gururunu, ticaretini, haracını eksik etmedi. Gözü gibi baktı bu özel canavarlara. Kendi esas suretlerini tavan aralarında kilit altında tuttukları için tetikçileri kadar korkunç gelmiyorlar insanın gözüne.
Kimi ‘reforme’ ülkücü fikir erbabı daha o zamandan öfkeliydi. Solcu olsa kimsenin böyle itirazı olmazdı diyesiydi emekli şerefliler. Katilime dokunma diyorlardı açıkça.
Bu tahliye, uzlaşma barışma aynı potanın içinde erime projesinin önemli adımlarından biriydi. Hayatımızın her kuytusuna sinmiş, her yandan bizi kıskıvrak esir almış olan bu soylu büyük Türk projesi, sandığımızdan da güçlü direniyordu, değişime. Hâlâ da direniyor.
Şimdi avukat bu topluma sevgi ve hoşgörüyü hatırlatıyor. Kanlı bir katil adına. Biz bu dili de gayet iyi biliyoruz.
İpekçi cinayetinin kilit ismi Oral Çelik (hani Malatya’da öldürülen öğretmenle ilgili dava dosyası kaybolmuştu) saygın bir işadamı olmadı mı? Malatyaspor’un başkanı bile oldu. Savcı Doğan Öz ile 7 TİP’linin katili Haluk Kırcı 91’de Bursa Cezaevi’nden ‘yanlışlıkla’ tahliye edilmemiş miydi? 96’da yakalandığı gün İstanbul’da firar etmiş, 99’da yakalanıp 2004’te yine ‘yanlışlıkla’ tahliye edilmemiş miydi? Çatlı’yı hatırlatmaya ne gerek; Susurluk’ta arabadan çıktığında ondan yiğit bir Anadolu delikanlısı, Yılmaz Güney’in sağa bakanı yaratma çabasına girmiş ‘uygar beyaz’ basın erbabını unuttunuz mu? Mehmet Şener’e hiç dokunulamadı.
Ya Ağca’yı eylem yerine kendisinin götürdüğünü söyleyip 10 yılla kurtulan Yavuz Çaylan’a ne demeli? Az kalsın MHP İstanbul İl Başkanı oluyordu. Yalçın Özbey, ki Ağca İpekçi’yi onun öldürdüğünü söylemişti, şimdi Brüksel’de ticaret yapıyor. Uluslararası silah ve uyuşturucu kaçakçısı ve Ağca’nın para kasası Abuzer Uğurlu’nun kaç kere yakalanıp diğer şeref erbabı hempaları gibi mistik yollarla serbest bırakıldığını hatırlıyor musunuz? Balgat katliamının İsa Armağan’ı yedi yıl yatıp çıkmadı mı? Ardında katliamlar olan diğer bir yiğit; İbrahim Çiftçi dört idam kararından sonra tahliye edilip iş hayatına atılmadı mı? MHP Genel Başkanlığı’na adaylığı da neden unutulsun? Bu memlekette bu isimleri say say bitiremeyiz. Üstelik bunlar telaffuz edebildiklerimiz. Bu kirli maşaları, bu gariban psikopatları yetiştiren, örgütleyen, kullanan, onlara şeref, memleketlerine gurur yakıştıranların adlarını açıkça anmak suça girer. Hem de öyle bir suç ki cezasını yukarıda andığım katillerden çok öderim.
Bu sorgulanamamış suçlularla birlikte uygar Türkiye’nin geniş ufuklarına bakıyoruz nicedir.
Ağca’nın biraderi, Abdi İpekçi’nin tıynetini sorgulama cüretini göstermişti. Kurbanların tıynetini sorguya açmak, elbet iyice alışkın olduğumuz bir tarih okuması. Bu da en azından tanımayan, bilmeyen, kendisine pek az şey aktarılmış yeni kuşakların kafasında katil-maktul ilişkisi açısından o kadar da berrak olmayan bir tablo oluşmasına yol açacaktır. İyi ya. Canım bakma, o İpekçi de az değilmiş hani!
Hrant için de yüksek rütbeli subaylardan en müptezel fikir adamlarına kadar çeşitli zevat benzer sözler üretmemiş miydi?
Devletin bütün aygıtlarının seçimi bellidir. Yüzyıl kadar önce, yıkılıp üstüne yeni Cumhuriyet’in inşa edildiği Osmanlı’nın yok ettiği -edilmesini örgütlediği- edilmesine göz yumduğu bir milyon civarında Ermeninin akıbeti üstüne soru sormak sizi anında hain kılacaktır. Lincin yolları en yüksek otorite tarafından açık tutulur. Ama arkasında kim bilir kaç ‘leşi’ olduğu bilinen, bu konuda gizlisi saklısı kalmamış bir maşa katilin cezaevi kapılarında aşk ve gururla karşılanması, kardeşi tarafından Abdi İpekçi’ye yönelik kirli sözler edilmesi karşısında otoritenin bir asabiyetiyle karşılaşmayız. Aksine, oldukça anlayışlı davranılıyor zaten bu yiğit orta Anadolu güzellerine. Onlar cesur. Onlar kilit tutmuyor. Tanrı onların yanında. Onlar bize sevgi, saygı ve hoşgörüyü öğretecek.

Monday, January 18, 2010

HRANT İÇİN ADALET İÇİN


19 OCAK'TA HRANT İÇİN ADALET İÇİN

Hrant Dink katledileli üç yıl oldu ve onu öldürtenler hâlâ elini kolunu sallayarak dolaşıyor.

Ayak işlerini gördürdükleri üç-beş adamı mahkemenin önüne attılar. Görevlilerinin doğru dürüst soruşturulmasını önlemek için devlet valisiyle, komutanıyla, siyasetçisiyle, yargıcı ve savcısıyla seferber oldu. Attıkları manşetlerle cinayete zemin hazırlayanlar, pişman olacakları yerde pişkin pişkin görevlerini sürdürdü. Cinayete yol açan veya göz yumanlar, katilleri yetiştiren, onlara resmî görevler verenler, katili bayrağın önüne koyup kahramanlık görüntüleri çeken ve dağıtanlar... Hepsi korundu, kollandı ve hepsi hâlâ devlet görevlisi.

Hrant için adaleti çok gören devlet onlara yeni rütbeler, terfiler bile verebilir.

Bütün bunlara bakarak soralım:

Hrant'ın katili kimdir?

Ve cevap verelim:

Hrant'ı kollektif bir "resmî" irade öldürdü.

Bu iradenin sahipleri gaddar, korkak ve hilebazdır. Ortaya çıkamaz, kendilerini gösteremezler. Derin devletin dehlizlerinde ele geçirilen "Kafes" planını hatırlayın. Hrant'ın katledilmesinden "operasyon" diye söz edildiğini hatırlayın.

Onlar bizi de, Hrant'ın arkadaşlarını, sevenlerini, adalet arayanları da kendi karanlıklarına çekmeye çalışıyorlar. Mahkemelerin tozlu dosyaları arasında tıknefes olalım, duruşmalara gidip gelmekten usanalım, adalet aramaktan umudu keselim istiyorlar. Kesmeyeceğiz. Kesemeyiz.

Çünkü Hrant Dink cinayetinin arkasındaki "devlet eli" tereddüde yer vermeyecek şekilde yargı önüne çıkarılmadıkça, katillere yardım eden, göz yuman, raporları hasıraltı eden, katile kahraman muamelesi yapan polis amirlerinden, jandarma komutanlarından, valilerden, soruşturmaları engelleyen yargı üyelerinden hesap sorulmadıkça, hiçbirimizin geleceğinin güvence altında olmadığını biliyoruz.

Hrant bize her şeyden önce onurlu bir kardeşlik ideali bıraktı.

Onurlu ve güvenli bir kardeşlik için,
Hrant için adalet için,
19 Ocak'ta onun öldürüldüğü yerde buluşacağız.

Adaletin, kardeşliğin hüküm sürdüğü,
onurlu bir hayat istiyorsanız bizimle olun.

19 OCAK'TA HRANT İÇİN ADALET İÇİN

14 : 30 - Agos Gazetesi önü

0

Saturday, January 16, 2010

Untitled 33

her şeyi bir arada hissettiği
çıkardı kin, kesik tonlu.
Kısa süren ani iç çekiş hızlı.
Tatmin, ırgat, anı.
Bilinen tüm tanımları unutmalı.

Hayır.
Anlatamıyor varlığını.

Kendinizden geçerken pek özgür. Meister şebboylar.
hisli ve üzgün.

Yaka dağların arasında Cellat Hamit Balalar.
Kırılmaya açık nefsinden kırılıyor.

Esefli işve
in-ce öpüş hatlar
Çok yüksek tavanlar çok geniş
Dokunan yanan vücud.
köklü tepecikler dolu karakteriniz.

Tedavisi yok

Mamzel. Korkuyorum.

pencerelerin esintisi
kıra çalan sevinç berisinde harman
çukurlar

yalan içinde kaybettiğim
yıllar.

you heat up my soul.
things happen; that’s it.

Sunday, January 10, 2010

Untitled 19

ben senin üst kre bağırrırken
kan sen üç bez attın
ree ibternteeee,
seni zel pokör; zulla arar bezlerini sağmam pülü sütle şoyn

sensiz yalpaaa.

ben nancy,
dayanamıyorum.

mattia
Karşılıklı, yani cinsi bir aşk diyebiliriz buna. Kunu, yani ruhu, kanı yârı teri
ve kendisi bizzat telini çünkü-
Beni ihtiraslandırıyorsunuz kanarken.

normal günü, yıkanmasa hali, bitmeyen komuş kusu, günlece yıkanmamış hali
her yol yani, Tarih kitapları şimdi-
iyileşmekte şüüs ray, zaman ve dayanan şey yokim.
öğül, üç gün on kere, adım atmaya harf, fena değil gittikçe,
ruh hali, pâye bunda çay-
ne diyorum ben.
bakıyorsun.
ne diyorum ben.
bakıyorsun.
nasıl diyorum ben.
bakıyorsun.

sakince içine karar giremiyorum,
meğer bir yer altı çarşısında habersiz birbirimizden
Akı kan bir varşifle
nâ fanları daşlara vuran;

Öyle mi?

Kosmesis boyunuz 50 santimeter. Miğdeniz de 108 sefalı kuzul. Öyleyse onu yüreğinizde bir yere sakladınız?
miğdem benim karakterimdir,
On metre hiç durmadan
Sound çek yapabilir: Grandurda bbar ir da üç kadın unu süzerken dahi,

evet mr. Lüber artık dayanamayacağım:
ben Karina’yım ve Çeçenya’dan geliyorum.

Öyle mi?
ciks ve refikenizle how do you do ms. Lüber?
Syntia Lüber!!
takdir ederseniz artık en uzaka- sanırız.
ama Sör bu bir yolculuk bakın,
belimde silah var. bir adım geri gitmiyorum. Tanıdık korkuyorum esrar. sesiniz, fiziksel durumunuz
7 kûlfah 3 mezar
bir şilep.
Şilep.
Şilep evet.
Şilep.
Sus, seni vurabilirim.
şurada bekleyin. on birinci ayda on ikiye gireceğim.
Turrrrrrr kör oğlancı. Cinsi aşkınız başka olabilir! Bu pek gizli bir araştırma. Anmanlar,
Rurlar ve Talyarlar hatta Kirililer, kökleri İber Boğazı’na gider. Demi havaya, kırmızı deriye
Moğolistanbul, Tataristanbul ve ogu iyi, bunlar izleği kökleri
size bunu sır olarak veriyorum:

biz

kendiliğinden belimi tutturuyorsun, çok karanlık ve kehruvar bir duvarın önünde,
hiç korkmuyorsun. Kuşsun. Bew, beş saniye öncesinde üşüyorum. Tutturuyorsun, pişmanlık duyalım. Af duyalım, kaldığımız yerden soyunalım ve kanımızı donaltalım. Taştan büst, eşgalsiz self, kansız. Lüber, siz aşıksınız. halkı oyalamış, kin, şot hatta kafasız, kendinizi kandırmış.
İsrarınız anlamsız.

animallere yönelik bir sesle, belinize gelen kemeriniz
vurun!

Üç ağlayan anne.
Bir yalnız adam.
Üç takımlı.
Bir genç kız.
Üç öpücük.
sevdiğin.
kan kaynamaya
Yakın!

Friday, January 08, 2010

Arrangements

ARRANGEMENTS
ELMAS DENIZ / CEVDET EREK /DENIZ GUL / BORGA KANTURK / AHMET OGUT /CANAN SENOL / MERVE SENDIL / GOKCE SUVARI /Curated by Véronique Collard Bovy et Celenk Bafra.

En 2002, commissaire Vasif Kortun, dévoilait l’exposition« Under the Beach : The Pavement » jouant de résonances avec le slogan « sous les pavés, la plage »,et qui, en plus d’offrir à une très jeune scène un éclairage institutionnel, de faire se côtoyer desprojets issus autant de la diaspora que des multiples centralités de Turquie, posait un « statement »en rupture avec une certaine vision occidentale et forcément orientaliste. Il partaientainsi d’un territoire volontairement élargi et d’Istanbul, mégapole multiple, de se positionner commeplate-forme irriguée par des artistes et des oeuvres venus autant des Balkans que du Moyen-Orient. De cette expérience fondatrice et première pour bon nombre d’artistes invités, se sont développéesdes pratiques et des stratégies singulières, en ruptures d’exotisme, et dont souvent formes etcontenus étroitement liées, procèdent de petits arrangements du quotidien, des petits arrangementsaussi avec l’histoire, vécue ou officielle, des petits arrangements enfin avec les sentimentsd’appartenance. Ainsi, Inventive Acts, d’Ahmet Ögüt pose un regard aussi incisif qu’affectueux sur les pratiquesordinaires et d’apparence absurdes des rues d’Istanbul. Livreurs, serveurs ou simples passants sontcapturés dans des postures insolites et précaires traduisant un sens aigu de la débrouille commeforme de survie dans l’espace public. Des bricoles, des rituels modernes archaïques, drôles etpoétiques, qui en disent long sur certaines conditions de vie et impulsant par elles-mêmes l’inventionde solutions en marge, de formes de résistances singulières relevant de systèmes D permanents. Une esthétique de la trouvaille, que l’on retrouve intégrée au coeur même du dispositif de Ottoman Kuf, qui prend la forme d’un carrousel diffusant une série d’images diapositives et qui décompose ungeste là encore absurde qu’en apparence : un homme donnant des gifles au mur. Le bruit issu del’objet scande les mouvements et rend l’idée sensible. Cette oeuvre de Deniz Gul touche là aussi aurituel, celui du passage d’un état de nature à un rôle social, de l’enfant au soldat, qui, selon unelégende ottomane, s’accomplissait en temps de guerre par le biais de cet acte symboliqued’endurcissement.Nous pouvons retrouver cette manière de revoir, corriger et actualiser ce qui se donne commetradition dans le film d’animation de Canan Senol : Ibretnüma/Exemplary, là aussi fait de trouvaillesformelles low-tech. C’est la femme, ici, qui conduit la narration, un récit construit à la manière duconte des Mille et une nuits, qui pose à sa façon la question des luttes et combats quotidiens. Ironiedu destin : les tentatives de résistances ne sont ici que les tremplins inconscients à un éternelrecommencement.La dimension fictionnelle teintée d’onirisme permet d’éviter l’écueil d’un culturalisme clos. La fable esttoujours ré-interprétable à son propre compte. Ainsi va l’oeuvre plurielle de Merve Sendil : un conte,un wall drawing et une création sonore mettent en scène les périples de l’artiste accompagnée dedeux personnages fictifs inspirés des djins (esprits malins issus des légendes orientales) dansl’enceinte fortifiée de la Friche Belle de Mai où elle passa l’été en résidence. L’onirisme, le voyageimmobile tissé de réminiscences personnelles et légendes communes construit enfin la proposition de Cevdet Erek qui se donne là encore à recevoir en fragments dont nous sommes invités à trouver lesaccords. SSS est un son, une méthode pour s’extraire et entrer dans le poétique : un espace desauvegarde face à la terreur du réel. Le dispositif convoque là aussi nos facultés à contrer le quotidiendouloureux, en nous donnant le mode d’emploi : caressez la moquette, vous entendrez la mer.Loin, très loin d’un art de l’entertainment, anti-spectaculaires, les propositions de ces artistes tirentleur force esthétique de ces arrangements entre le « tout un monde » et les « presque rien ». Despoésies bricolées au coin d’une table, des écarts au réel déterminé, des formes animées d’uneveryday rituals qui, si elles s’ancrent dans des pratiques jouant de codes ciblés, font résonance àl’Universel. Des oeuvres qui extraient les concentrés d’une histoire ou d’un territoire propre, pourmettre en présence des manières partagées d’être au monde, à travers de petits arrangements.
Leïla Quillacq

DUZENLEMELER

DUZENLEMELER
ELMAS DENIZ / CEVDET EREK /DENIZ GUL / BORGA KANTURK / AHMET OGUT /CANAN SENOL /MERVE SENDIL / GOKCE SUVARI /Küratöryal Çalısma: Çelenk Bafra ve Véronique Collard Bovy

2002’de küratör Vasıf Kortun, ‘kaldırımların altı plaj’ sloganının çagrıgımlarıyla oynayan ‘Plajın Altında: Kaldırım Tasları’ sergisini düzenler. Henüz göreceli olarak genç sayılabilecek bir disiplinin yolunu, kurumsal bir ısıkla aydınlatmanın yanı sıra, hem diaspora, hem de Türkiye’nin çok merkezli yapısından çıkıp gelen projeleri yan yana getirerek, batılı ve kaçınılmazolarak oryantalist bakıs açısından ayrılan bir önerme ortaya koyar. Bu sekilde, gönüllü olarakgenisletilmis bir alandan, bir çoklu megapol olarak Istanbul’dan yola çıkar; Balkanlar ve OrtaDogu’dan gelen sanatçı ve yapıtların iç içe geçtigi bir platform konumlandırır. Davet edilen sanatçıların çogu için ilk veya kurucu bir deneyim saglayan bu projeden biçim ya da içerikleri birbiriyle yakından iliskili görünse de özünde tikel yöntem ve stratejiler ortaya çıktı. Bu sergide, egzotizm yoluna hiç girmeden, gündelik alanda küçük ‘düzenlemeler’, yasanmıs olaylarda ya da resmi tarihte küçük yeniden düzenlemeler ve nihayetinde aidiyet duygularına dair bazı ayarlar yapılmıstı. Iste, ‘Düzenlemeler’sergisine, bu sergide gördügümüz önceden, sonradan ve yeniden düzenlemeler hatırlanarak baslandı. Örnegin, Ahmet Ögüt, yaratıcı bulus ve hareketleri Türkiye sokaklarının absürd hallerine ve olaganadetlerine sefkatli oldugu kadar delici bir bakısla yaklasıyor. Bir garson, esya tasıyanlar veya sadece osırada yoldan geçen birileri, kamusal alanda hayatta kalmanın bir biçimi olarak ‘isini bilme’nin incelikli anlamlarını çagrıstıracak sekilde alısılmadık, hatta saibeli pozlarda yakalanmıs. Fotograflarda gördüklerimiz, belli yasam biçimleri hakkında pek çok ipucu veren ve sıra dısı çözümlerin, süre giden sistemlerin içinde bireysel direnis biçimlerinin üretilmesi ilhamını veren ufak tefek parçalar, muzip vesiirsel, çagdas arkaik ritüeller.‘Osmanlı Tokadı’ yapıtının odagında bulunan buluntu estetigi, diyapozitif görüntüler dagıtan bir atlıkarınca biçiminde, göründügünden daha absürd bir hareketi ayrıstırıyor; duvara sürekli tokat atanbir adamın hareketini. Nesneden çıkan ses, hareketi vurguluyor ve fikri somutlastırıyor. Deniz Gül’ünbu yapıtı, bu yönüyle merasime de dokunuyor; dogal durumdan toplumsal bir role, çocukluktan askerlige geçis, bir Osmanlı rivayetine göre, bu sembolik sertlesme hareketi yoluyla, savas sırasında gerçeklesirmis.Gelenek biçiminde karsımıza çıkan, bu gözden geçirme, düzeltme ve güncelleme yaklasımını Canan Senol’un eski usul buluntu parçalarla yaptıgı animasyonu Ibretnüma’da da bulmak mümkün. Burada, anlatıya yön veren bir kadın; Bin Bir Gece Masallarına öykünerek insa ettigi hikâyede gündelikmücadeleleri ve çarpısmaları kendi sesiyle sorguluyor. Kaderin cilvesi; direnis tesebbüsleri, insanısonsuz bir bastan baslama döngüsüne fırlatan bilinçdısı sıçrama tahtalarından baska bir sey degiller.Düssel kurgu boyutu, kendi içine dönük bir kültürelciligin tuzagına dügmeyi önlüyor. Fabl, kendihesabına, her zaman yeniden yorumlanmaya açıktır. Merve Sendil’in yapıtları da bu yönde ilerliyor; biröykü, bir duvar çizimi ve bir müzik yapıtı, sanatçının yazın misafir sanatçı programına katıldıgı La Frichela Belle de Mai’nin burç duvarları arasında, cinlerden (Dogu efsanelerinden dogan kötücül ruhlar)esinlenerek yaratılmıs iki karakter esliginde çıktıgı yolculugu sahneye koyuyor.Düsçülük, kisisel hatıralardan ve ortak efsanelerden örülmüs, hareket etmeksizin çıkılan bir yolculuk,bizi aralarında bir uyum bulmaya davet eden parçaları toplamaya soyunan Cevdet Erek’in çalısmasınınana temasını olusturuyor. SSS, hem bir ses; hem de insanın kendini içinde bulundugu baglamdansoyutlayıp, siirsel olanın alanına, diger bir deyisle gerçegin dehsetlerinden kaçıp sıgınılacak bir alanagirmesi için bir yöntem. SSS, burada gündelik sıkıntılarla basa çıkma yöntemlerimiz üzerine düsündürürken,bir kullanım kılavuzu da öneriyor: halıyı oksayın, denizi duyacaksınız.Eglencelik sanata gayet mesafeli duran ve gösterissizligi tercih eden bu çalısmalar, estetik güçlerini“bütün bir dünya” ile “neredeyse hiçbir sey” arasındaki bu düzenlemelerden alıyor. Bir masanınkösesine ilistirilmis siirler, belirlenmis bir gerçeklikteki ortaya çıkan bosluklar, gündelik ritüellerin yeniformlarda gösterilmesi ya da belli ve köklesmis yasam kodlarıyla oynanması aslında evrensel birsöylemde de bulunuyor. Küçük düzenlemelerle belli ve konsantre bir tarih veya cografyaya dair gibigörünen yapıtlar özünde tüm dünyada paylasılan bazı tutumlara da isaret ediyor.
Metin: Leila Quillacq

‘Arrangements’ /'Düzenlemeler'

MEVSİMLİK İŞ //EMPLOI SAISONNIER

12 Ocak - 13 Şubat 2010
Açılış: 9 Ocak, 18.30

Sextant et Plus, İKSV ve Culturesfrance’la birlikte, Türkiye'deki çoğul çağdaş sanat üretiminden beslenen üç sergiyle, üç ayrı bakış açısı ve farklı kalemlerin elinden birbiriyle çoğu zaman kesişen üç hikaye sunuyor. Çelenk Bafra ve Véronique Collard Bovy küratörlüğünde düzenlenen ‘Mevsimlik İş’, Temmuz ayından itibaren Marsilya’nın bağımsız sanat yapısı la Friche la Belle de Mai’de misafir sanatçı programlarına ev sahipliği yaptı. 9 Ocak'ta açılacak üç sergi ve dokümantasyon merkezini takiben Mart ayındaki yayın projesiyle tamamlanacak ‘Mevsimlik İş’ programı, Fransa’da Türkiye Mevsimi etkinlikleri arasında.
La Friche la Belle de Mai, Marsilya-Fransa
Web sitesi: www.sextantetplus.org


Misafir Sanatçı Programı:
Temmuz-Ağustos 2009: Elmas Deniz, Borga Kantürk, Merve Şendil, Gökçe Süvari
Kasım-Aralık 2009: Xurban_Collective (Güven İncirlioğlu, Hakan Topal, Mahir Yavuz, Atif Akın)

‘Arrangements’ /'Düzenlemeler'
Sergi: Elmas Deniz, Cevdet Erek, Deniz Gül, Borga Kantürk, Ahmet Öğüt, Canan Şenol, Merve Şendil, Gökçe Süvari

'Şimdiye kadar bana esrarlı bir biçimde yasaklanmış kelimelerin bir bölümü'
Sergi: Şener Özmen, Cengiz Tekin, Berat Işık

‘La Ville Blanc’ /'Beyaz Kent'
Bir Xurban_collective projesi

Küratöryal Çalışma: Véronique Collard Bovy ve Çelenk Bafra

Katkıda Bulunanlar: K2 Güncel Sanat Merkezi ve Ayşegül Kurtel, İzmir Fransız Kültür Merkezi ve Jean Luc-Maeso, Diyarbakır Sanat Merkezi ve Melike Çoşkun, FRAC Provence-Alpes-Cote-d’Azur ve Pascal Neveux

Véronique Collard- Bovy ile Çelenk Bafra’nın, 2008 yılından beri İstanbul, İzmir, Antakya, Diyarbakır, Paris ve Marsilya kentlerindeki buluşma ve araştırmalarıyla gelişen projenin çıkış noktalarından ilki, Akdeniz kentlerine özgü kentsel, sosyal ve kültürel meseleler ve bunlardan beslenen sanatsal üretim pratikleriydi. Kente ve kent yaşamına dair pek çok katmanlı sorunsala, kentlerdeki kolektif üretim biçimlerine ve çeşitli paylaşım biçimleriyle bir arada durmaya çalışan sanatçılara dikkat eden araştırmalarla ilerleyen proje, iki yılın sonunda üç ayrı sergi projesinin oluşması veya davet edilmesinden oluşan bir program ortaya koydu.
Temmuz ayında başlayan misafir sanatçı programına davet edilen sanatçıların birlikte yaşama ve üretmeye dayalı çalışma pratiklerine aşina olmaları özellikle önemliydi. Bu nedenle, Türkiye’nin büyük kentlerinden ve Ege Denizi’ndeki önemli bir liman olan İzmir’in önemli sanat inisiyatifine (K2 Güncel Sanat Merkezi) öncülük eden dört sanatçı, yaz aylarında Marsilya’ya yaşama ve çalışmaya davet edildi. Bu sanatçıların gündelik hayat ve yaşam biçimleri üzerine düşünmeye sevk eden çalışmaları, her ne kadar kişisel yapıtlar ortaya koysa da, ortak geçmişleri ve geldikleri kentten kaynaklanan bir ruh birliği ve benzer anlayış yakalamak mümkün. Marsilya snack barlarındaki gündelik diyaloglardan ya da Marsilya’da karşılaşılan kişi ve olaylardan esinlenen fantastik bir hikaye gibi farklı gündelik deneyimlerden beslenen bu çalışmalara sonrasında, gündelik hayatla ilişkili düzenlemeler konusuna kendi yaklaşım ve açılımlarıyla bakan Ahmet Öğüt, Canan Şenol, Cevdet Erek ve Deniz Gül’ün yapıtları da eklendi. Misafir sanatçı programında üretilen işlerle birlikte toplam sekiz sanatçının farklı boyut ve alanlardaki yeniden düzenlemeler ortaya koyan yapıtları ‘Düzenlemeler’ sergisinin oluşumunu sağladı.
2000 yılından beri, İstanbul, İzmir, Şanghay ve New York ve dünyanın farklı noktalarından kentsel meseleler, güncel siyaset ve ideoloji üzerine sorgulama ve araştırmasını sürdüren Xurban_collective’in dört üyesi ise, bu alanda yaptıkları çalışmayı geliştirerek yeni bir proje üretmek üzere Marsilya’daki misafir sanatçı programına davet edildiler. Xurban_collective, Marsilya gibi kentsel dönüşümün hızlı ve tartışmalı olduğu önemli bir Akdeniz liman kentinde, şimdiye dek birçok kentteki araştırmalarından edindikleri birikimi Marsilya üzerinden yeniden ele alarak ‘La Ville Blanc/Beyaz Kent’ projesini oluşturdular.
Son olarak, Diyarbakır gibi derin ve çok katmanlı siyasal ve sosyal sorunların yaşandığı bir kentten, Diyarbakır Sanat Merkezi aracılığıyla, bu kentte aktif olarak güncel sanat üzerine çalışan Şener Özmen’den gelen bir öneriye yer vermek ‘Mevsimlik İş’ projesinin genel yaklaşımını tamamlayacak nitelikteydi. Diyarbakır’da sıklıkla ortak çalışmalara da imza atan üç sanatçının video ve fotoğraf çalışmalarına yer veren ‘Şimdiye kadar bana esrarlı bir biçimde yasaklanmış kelimelerin bir bölümü’ sergisi, Paul Eluard’ın aynı başlıklı şiirine atıfta bulunarak günümüz Türkiye’sinde sanat dünyası dahil pek çok farklı alanda direniş stratejileri ve uzlaşılacak taraf bulmaktaki zorlukları ortak bir anlayışla ele alıyor.